www.ululelbab.com

Tanım

islam , tasavvuf , takva , akıl sahibi , muttaki , musluman , mumin ,


Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv
* Arkadaşlarım

HANİF DİNİ

İSLÂM NEDİR? TASAVVUF NEDİR?
HANİF DÎNİ

Eûzubillahimineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim,

Kur’ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ Hanif Dîni’nden bahsediyor. Hanif Dîni, Allahû Tealâ’nın kâinattaki tek dînidir. Bütün peygamberlerin yaşadığı dîndir. İlk insan ve ilk peygamber olan Hz.Âdem’in ve son peygamber olan Peygamber Efendimiz(S.A.V)’in yaşadığı dîndir. İkisinin arasında gelmiş geçmiş bütün peygamberlerin ve onlara tâbî olanların yaşadığı dîndir. Kâinatın tek dîni, hanif dînidir.
Hanif Dîni’ne baktığımız zaman muhteva itibariyle bir teklik, bir vahdet, bir tevhid müessesesi olduğunu görürüz. Bir defa Allah’ın tekliği söz konusudur, tek bir Allah vardır. Allah’tan başka ilâh yoktur. İki-üç Allah yoktur, sadece bir Allah vardır. İşte Hanif Dîni, tek Allah’a inanmanın standartlarını muhtevasına almış olan bir dîndir. Bu vahdettir.
Hz İbrâhîm’in Hanif Dîni’ne, ikinci açıdan baktığımız zaman; tevhid kelimesinin muhtevasını görüyoruz: insanların bir tek fırka oluşturmaları, fırkalara ayrılmamaları. Allahû Tealâ Kur’ân-ı Kerim’de “Fırkalara ayrılmayın. Birbirinize sımsıkı sarılın, kenetlenin, bir olun, beraber olun yoksa kuvvetiniz gider.” diyor. Fırkalara ayrılmamak, dînin temelidir. Allahû Tealâ’nın fırkalardan muradı, dînlerin fırkalara ayrılmış olmasıdır. Aslında tek bir dîn varken, ortada bir çok dîn varmış gibi görünüyor. İnsanların değiştirdiği kitaplarla, başka başka dînler varmış gibi düşünülüyor. İşte bu, dînin fırkalara ayrılmasıdır. Halbuki sadece tek bir dîn olmuştur: Hanif Dîni. Bu dînin Arapça adı, İslâm’dır.
Hanif Dîni’nin birinci özelliği vahdet dîni oluşudur: yani, tek bir Allah vardır. İkincisi tevhid dîni oluşudur: yani, bütün insanların bir arada  tek bir fırka oluşturmaları. Öyleyse, Allah’ın Zat’ında  teklik ve  cemaatte teklik söz konusudur. Eğer iki taraf yoksa düşmanlık, anlaşmazlık yoktur. Böylece insanların üzülmesi söz konusu değildir. İnsanların birbirini kırması söz konusu olamaz.
Allah ile olan ilişkilerinizde Hanif Dîni dediğiniz zaman, kâinatın tek dînini hatırlayacaksınız. Başka bir dînin hiç olmadığını ve hiç olmayacağını düşüneceksiniz. Demek ki; Hanif Dîni’nin birinci özelliği Allah’ın Zat’ında teklik, vahdettir. İkinci özelliği cemaatlerin değil, tek bir cemaatin oluşudur. Toplumda beraberlik, bütün toplumun bir araya gelmesi, bir tek noktada toplanmak, tek bir cemaat oluşturmak, yani tevhiddir.
Tevhid dîninin (hanif dîninin) başka bir özelliği daha vardır: Allah’a teslim olmak: Ruhu, vechi, nefsi, iradeyi Allah’a teslim etmek. İşte tevhid dîninin standartları bunlardır.
Allahû Tealâ “Hz. İbrâhîm’in Hanif Dîni” yada “Babanız İbrâhîm’in Hanif Dîni” diyor. Hanif Dîni ile sadece tek bir dînden bahsediyor. Hanif kelimesi konusunda, Allahû Tealâ’nın Kur’ân-ı Kerim’e koyduğu âyetlere beraberce bir göz atalım:

3/AL-İ İMRAN-67: Mâ kâne ibrâhîmu yahûdiyyen ve lâ nasrâniyyen ve lâkin kâne hanîfen muslimâ(muslimen), ve mâ kâne minel muşrikîn(muşrikîne).
İbrâhîm ne yahudi, ne de hıristiyandı. Lâkin o HANİF (Allah'ın tekliğine, ona ölümden evvel ulaşmanın ve teslim olmanın farz olduğuna inanan) olarak (Allah'a) teslim olmuştu. MÜŞRİKlerden de değildi.

Hz. İbrâhîm ne yahudi, ne hıristiyandı. O hanifdi, yani Allah’ın tekliğine, O’na ölümden evvel ulaşmanın ve teslim olmanın farz olduğuna inanarak, hanif olarak Allah’a teslim olmuştu. Müşriklerden de değildi.
Hz. İbrâhîm; Hz. Musa’dan da, Hz. İsa’dan da evvel yaşadı. Öyleyse ne yahudilerden, ne de hıristiyanlardan birisi olabilir. Ama yahudiler de, hıristiyanlar da Hz. İbrâhîm’in hanif dînini yaşadılar. Peygamberleri Hz. Musa ve  Hz. İsa zamanında, Hz. İbrâhîm’in hanif dînini yaşadılar.
Allahû Tealâ ne zaman Hz. İbrâhîm’den bahsetse “Müşriklerden değildi” ifadesini kullanıyor. Hz. İbrâhîm’i hatırlayacaksınız; yüzlerce putun olduğu salona giriyor, bütün putları kırıp, döküyor. Bir tanesini bırakıyor. Ertesi gün Hz. İbrâhîm’i alıp oraya götürüyorlar ve diyorlar ki: “Buralarda gezerken görülmüşsün, mutlaka sen kırdın bu putları” Hz. İbrâhîm: “Ne münasebet, “ben kırmadım. Kırsa kırsa bu put kırmıştır” diyor. O bıraktığı büyük putu gösteriyor. Onlar da: “Hadi canım sende! Bir taş parçası, hiç onları kırabilir mi?” diyorlar. Hz. İbrâhîm: “Gördünüz mü? Kendi ağzınızla itiraf ettiniz ki; o bir taş parçasıdır. Bu putları bile kıramayan bir puttan, siz medet umuyorsunuz. Ona tapıyorsunuz. Utanmıyor musunuz?” diyor.
Allahû Tealâ’nın müşriklerden değildi ifadesi bununla alâkalıdır. O müşriklerden değildi, tek Allah’a inanıyordu. Putlarla uzaktan yakından bir ilişkisi yoktu. Putlar O’nun düşmanıydı. Tabiatıyla O’da putların düşmanıydı.
Allahû Tealâ buyuruyor:

3/AL-İ İMRAN-95: Kul sadakallâhu fettebiû millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen), ve mâ kâne minel muşrikîn(muşrikîne).
De ki: “Allah doğru buyurdu. Öyle ise HANİF olarak İbrâhîm’in dînine tâbî olun. Ve (zaten o), müşriklerden değildi.”

Müşrik; Allah’a şirk koşanlar, Allah’a ortak koşanlar, putlara tapanlardır. Tek Allah’a, cemaatin tekliğine ve Allah’a teslim olmaya inanan ve teslim olmak yolunda gayret sarfeden, bununu için cihad eden kişi; haniftir. Yani Arapça adıyla İslâm’dır. İslâm kelimesi Hz. İbrâhîm’in hanif dîninin Arapça adıdır. Ve kâinatın tek dînidir. Bütün kâinatta Allahû Tealâ sadece tek bir dîn oluşturmuştur: Hanif Dîni.

30/RUM-30: Fe ekim vecheke lid dîni hanîfâ(hanîfen), fıtratallâhilletî  fataren nâse aleyhâ, lâ tebdîle li halkıllâh(halkıllâhi), zâliked dînul kayyim(kayyimu), ve lâkinne ekseren nâsi lâ ya'lemûn(ya'lemûne). 
Hanif olarak kendîni dîn için ikame et, Allah'ın hanif fıtratıyla ki; Allah, insanları hanif fıtratıyla yaratmıştır. Allah'ın yaratmasında değişme olmaz. Kayyim olan (kaim olacak, ezelden ebede kadar yaşayacak) dîn budur. Fakat insanların çoğu bilmez.

Bütün dînleri yaratan Allah’tır. Ama dînler diye bir şey yoktur. Sadece bir tek dîn vardır: hanif dîni. Ve sadece bir tek dîni vücuda getiren Allahû Tealâ, bütün insanları sadece o hanif dîni yaşayabilecek olan özelliklerle, yani hanif fıtratıyla yaratıyor. Öyleyse bütün insanlar hanif fıtratıyla yaratılmıştır. Yani bütün insanlar, sadece bir tek dîni yaşayabilecek olan özellikle yaratılmışlardır. Allah’ın ne dîni yaratışında, ne de insanları hanif fıtratıyla yaratışında bir farklılık olmaz. Yani, Allahû Tealâ insanları hanif fıtratının dışında yaratmaz. Bütün insanları sadece hanif dînini yaşayabilecek olan hanif fıtratıyla yaratır. Ve Allahû Tealâ hanif fıtratıyla yarattığı insanlara, o fıtratın yaşayabileceği hanif dîninin dışında, hiçbir dîn oluşturmaz. Yani, hanif dîninin dışında hiçbir dîn oluşturmaz.
Allah’ın yaratma stratejisinde bir değişiklik olmaz. Yani Allahû Tealâ, kıyâmete kadar insanları hanif fıtratıyla yaratacaktır. Ve Allahû Tealâ kıyâmete kadar, sadece bu fıtratla yarattığı insanların yaşayabileceği yegâne dîn olan, hanif dînini emredecektir.
Allahû Tealâ Rum-31’de çok önemli bir noktaya ulaşıyor:
 
30/RUM-31: Munîbîne ileyhi vettekûhu ve ekîmûs salâte ve lâ tekûnû minel muşrikîn(muşrikîne).
O'na (Allah'a) dön (Allah'a ulaş) ve O'na (Allah'a karşı) takva sahibi ol ve namaz kıl ve müşriklerden olma.

Hanif olan bir kişi; ruhunu, vechini, nefsini ve iradesini Allah’a teslim etmeye kararlıdır. Hanif olarak ilk teslim edeceği vücudu ruhudur. Öyleyse insan ruhunun Allah’a dönmesi (Allah’a ulaşması) hanif fıtratıyla gerçekleşir.
Bir insan, hanif olarak fizik vücudunu Allah’a teslim eder. Bu ikinci teslimidir:

4/NİSA-125: Ve men ahsenu dînen mimmen esleme vechehu lillâhi ve huve muhsinun vettebea millete ibrâhîme hanîfâ(hanîfen),  vettehazallâhu ibrâhîme halîlâ(halîlen).
O kişiden, vechi (fizik vücudu) dînde daha ahsen kim vardır? O kişi ki; vechini (fizik vücudunu) Allah’a teslim etmiş ve muhsinlerden olmuştur  ve hanif olarak Hz. İbrâhîm’in dînine tâbî olmuştur. Ve Allah, Hz.  İbrâhîm’i dost ittihaz etmiştir.

Allah ile olan ilişkilerimizde, biz insanlar hanif fıtratıyla yaşıyoruz. Allah’ın Kur’ân-ı Kerim’de hanif dîni adını verdiği, bir tek dîni yaşayabilecek olan fıtratla yaratılmışız. Başka bir dîni yaşayabilecek olan özelliğimiz yoktur. Sadece bir tek dîni yaşayabiliriz; Hz. İbrâhîm’in hanif dîni. Ve bu dînin Arapça adı İslâm’dır.
Kur’ân-ı Kerim ‘de Peygamber Efendimiz(S.A.V)’in  hanif olduğunu ifade eden bir çok bir çok âyeti kerime vardır. Bunlardan biri olan En’am Suresinin 79. âyeti kerimesinde, Peygamber Efendimiz(S.A.V), yüzünü (vechini) hanif olarak Allah’ın Zat’ına döndürdüğünün söylüyor:

6/EN’AM-79: İnnî veccehtu vechiye lillezî fatares semâvâti vel arda hanîfen ve mâ ene minel muşrikîn(muşrikîne).
Muhakkak ki; ben, hanif olarak yüzümü, yeri ve semaları yaratan Allah’ın Zat’ına döndürdüm.Ve ben, müşriklerden değilim.

Peygamber Efendimiz (S.A.V), bir başka âyette; ‘‘Müşriklerden olmayan Hz.İbrâhîm’in dînine, Allah Beni hanif olarak hidayet etti.’’ diyor. Böylece Allahû Tealâ, Peygamber Efendimiz(S.A.V) zatında, dînin sadece bir tek dîn olduğunu; bu dînin de Hz. İbrâhîm‘in hanif dîni olduğu, birçok cepheden vermiş oluyor.
Allahû Tealâ’nın olayı, bütün kıldığını görüyoruz. Allahû Tealâ hepimize ‘‘Hz. İbrâhîm’in hanif dîninden başka bir dîn hiç olmadı.’’ mesajını vermek ve bu mesajla hepimizin hafızasına bir şekil çizmek istiyor. Hz. İbrâhîm’in hanif dîni, şirkten kurtaran temeldir. Öyleyse hanif dîninin temelinde, Hz.İbrâhîm vardır. Ne zaman Kur’ân’da hanif dîni söz konusu olursa ve Hz. İbrâhîm’den bahsediliyorsa; Allah’ın hemen arkasından söylediği, onun müşriklerden olmadığıdır. Hz. İbrâhîm, tek başına bir ümmetti. Allah’a hanif olan, Allah’a yönelen bir hanifti ve müşriklerden olmadı.
Hanif dîninin, kâinatın tek dîninin son temsilcisi olan Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz de hanifdi. Tek Allah’a inanan, Allah’a ruhunu, vechini, nefsini ve iradesini teslim etmiş olan ve tek bir cemaat oluşturan bir peygamberdi. Kur’ân’da, Peygamber Efendimiz(S.A.V) için ‘‘Ben müşriklerden değilim.’’ ifadesi kullanılıyor.
Bütün peygamberler, hepsi, hanif dîninin temsilcileriydi. Bu dünya üzerinde Allah’ın peygamberleri ve Allah’ın resûlleri tarafından başka bir dîn hiç yaşanmadı. Şu anda dünyadaki bütün kavimlerde resûller yaşıyor. Hepsine de Allahû Tealâ hanif dînini öğretiyor.
Hanif kelimesi ciddi bir şekilde, Allah’a ortak koşanın tam zıttı olan bir müesseseyi anlatır. Allahû Tealâ Hac-31’de; Allah’ın tekliğine inanan haniflerin, Allah’a ortak koşmadıklarını söylüyor:

22/HAC-31: Hunefâe lillâhi gayre muşrikîne bih(bihî), ve men yuşrik billâhi fe ke ennemâ harre mines semâi fe tahtafuhut tayru ev tehvî bihir rîhu fî mekânin sahîk(sahîkın).
Hanifler (tek Allah’a teslim olan kullar), onunla (putlarla), O’na şirk koşmayanlardır ve kim Allah’a şirk koşarsa, o taktirde, sanki o, gökyüzünden düşmüş de böylece onu, kuş kapmış gibi veya rüzgâr, onu uzak bir mekâna (yere) atmış gibidir.

Rûm 30 ve 31’de ruhunu Allah’a teslim eden ve Nisa-125’te fizik vücudunu Allah’a teslim eden kişinin hanif olduğunu ifade eden Allahû Tealâ; Beyyine-5’de, nefslerini Allah’a teslim eden insanların da hanifler olduğunu söylüyor:

98/BEYYİNE-5: Ve mâ umirû illâ li ya’budullâhe muhlisîne lehud dîne hunefâe ve yukîmus salâte ve yu’tuz zekâte ve zâlike dînul kayyimeh(kayyimeti).     
Onlar emrolunmadılar. Sadece hanifler olarak, Allah için dînde halis (nefslerini halis kılmış) kullar olmakla emrolundular. Ve namaz kılmakla ve zekât vermekle emrolundular. İşte kayyum olan dîn budur.

Ruhun, vechin, nefsin, iradenin Allah’a teslimi hanif fıtratıyla gerçekleşiyor. Öyleyse Allahû Tealâ’nın dizaynına baktığımız zaman, Allahû Tealâ’nın çok açık bir şekilde, hanif fıtratıyla yaratıldığımızı ve hanif fıtratının gereğini gerçekleştirmemiz gerektiğini, söylediğini görüyoruz. Bakara Suresinin 135. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ hanif olma konusunda şunları söylüyor:

2/BAKARA-135: Ve kâlû kûnû hûden ev nasârâ tehtedû kul bel millete ibrâhîme hanîfa(hanîfen), ve mâ kâne minel muşrikîn(muşrikîne).
Ve dediler ki: "Yahudi veya hristiyan olun ki; hidayete eresiniz." De ki: "Hayır. İbrâhîm'in milleti HANİF'tir (hidayete ermiştir). (Çünkü o); MÜŞRİK'lerden olmadı.

Her hanif kelimesi geçen âyet-i kerimede, Allahû Tealâ mutlaka şirk kelimesini kullanıyor. Her âyet-i kerimede ayrı ayrı, Allah’tan başkasına tapmanın, nasıl bir büyük günah olduğunu ifade ediyor.
Hanif dîni kâinatın tek dînidir. Ve Allahû Tealâ Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e “Bu Kur’ân’ı Sana Arapça olarak indirdik” diyor. Ve hanif dîninin Arapça adını veriyor: İSLÂM. Allahû Tealâ ‘‘Bu dîn. Allah’a teslim olma dînidir.’’ diyor. Öyleyse hanif dîni; ruhu, fizik vücudu, nefsi ve iradeyi Allah’a teslim etmeyi emreder. Hanif dîni bunların hepsinin Allah’a teslimini içerir.
Allahû Tealâ Şura-13’de, sadece Hz. İbrâhîm’in dîninin, tek bir şeriat olarak tüm peygamberlere verildiğini söylüyor:

42/ŞURA-13: Şerea lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrekû fîh(fîhi), kebure alel muşrikîne mâ ted'ûhum ileyh(ileyhi), allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).
"Dîni ikame edîn ve fırkalara ayrılmayın." diye dîn olarak Nuh'a vasiyet ettiğimizi, sana vahyettiğimizi, İbrâhîm'e, Musa'ya ve İsa'ya vasiyet ettiğimizi, sizin için de  (Allah) şeriat kıldı. Müşriklere, kendilerini davet ettiğin şey (Allah'a davet ve tek Allah'a inanmak) ağır geldi. Allah, kimi dilerse onu Kendisine seçer ve Kendisine yöneleni, O'na (Kendisine) ulaştırır.

Öyleyse sadece bir tek şeriat vardır: Hz. Nuh’un da, Hz. Musa’nın da, Hz. İsa’nın da şeriatıymış ve özellikle Hz. İbrâhîm’in de şeriatı olan, tek bir şeriat. Âyetlerin çoğunda Allahû Tealâ hanif dîninden bahsettiği zaman, Hz. İbrâhîm’den de aynı anda  bahseder. Şura Suresinin 13. âyet-i kerimesinin özelliği odur ki; Allahû Tealâ kâinatta hanif dînini ihata eden tek bir şeriatın var olduğunu söylüyor. Yani bütün peygamberler aynı dîni, aynı şeriatı yaşamışlar. Ve Allahû Tealâ, onların hepsinin şeriatını, hanif dîninin şeriatı olarak değerlendiriyor. ‘‘Bu hanif dîninin şeriatını Sana da vahyetmek suretiyle size de şeriat kıldık.’’ diyor. Burada Allahû Tealâ’nın dizaynı açık ve kesin olarak verilmiştir ki; sadece bir tek dîn vardır ve sadece bir tek toplum olmalıdır.
Ne yazık ki dünyada hep birbirine düşman insanlar, birbirine düşman gruplar, birbirine düşman dînler, birbirine düşman milletler var olmuştur. Oysa ki, Allahû Tealâ sahâbeden bahsettiği zaman şöyle diyor :

3/AL-İ İMRAN-103:  Va’tasımû bihablillâhi cemîân ve lâ teferrekû, vezkurû ni’metallâhi aleykum iz kuntum a’dâen fe ellefe beyne kulûbikum fe asbahtum bi ni’metihî ihvânâ(ihvânen), ve kuntum alâ şefâ hufretin minen nâri fe enkazekum minhâ, kezâlike yubeyyinullâhu lekum âyâtihî leallekum tehtedûn(tehtedûne).   
Ve hepiniz Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve fırkalara ayrılmayın. Ve Allah’ın sizin üzerinizdeki ni’metini hatırlayın; hani o zaman siz birbirinize düşman idiniz. (Sonra Allah), kalplerinizi uzlaştırdı da O’nun bu ni’meti ile artık kardeşler oldunuz. Siz, ateşten bir çukurun tam kenarında bulunuyordunuz da (Allah), sizi ondan kurtardı. Allah, size âyetlerini böyle beyan ediyor ki; böylece hidayete eresiniz.

Sahâbe hanif dînini yaşadı. Tek Allah’a inandılar. Şirk, onlar için hiçbir zaman söz konusu olmadı.
Allahû Tealâ’nın dizaynı açık ve kesin bir hüviyette karşımıza geliyor. Hanif dîni kâinatın tek dînidir ve kayyum olan dîndir. Yani ezelden ebede sadece bu dîn varolacak, bu dînden başka hiçbir dîni Allahû Tealâ emretmeyecektir. Bu dînin adı: Hanif Dînidir.
Allahû Tealâ bugün dînlerin birleştirilmesini istiyor. Bugün insanların artık birbirine düşman değil, dost olmasını istiyor. Hz.İbrâhîm’den sonraki peygamberlere Allahû Tealâ’nın emrettiği, sadece Hz. İbrâhîm’in hanif dîni olmuştur. Hıristiyanlıkta, Musevilikte, İslâm’da asırlar geçtikçe insanlar asli unsurlarında koparmışlar, şeklini değiştirmişlerdir. Allahû Tealâ ile olan ilişkilerinizde hep bu esasları dikkate alın. Siz bir insansınız. Hanif fıtratıyla yaratıldınız. Ve hanif fıtratıyla yaratılan sizin, yaşayabileceğiniz sadece bir tek dîn var: Hanif dîni. Allahû Tealâ sizi o dîni yaşamaya davet ediyor. O dînin son peygamberi Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’di. Allahû Tealâ buyuruyor:
 
33/AHZAB-40: Mâ kâne muhammedun ebâ ehadin min ricâlikum, ve lâkin resûlallâhi ve hâtemen nebiyyin(nebiyyine), ve kânallâhu bi kulli şey’in alîmâ(alîmen). 
Muhammed, aranızdan hiçbir erkeğin babası değildir. Fakat O, Allah’ın Resûl’ü ve Nebîlerin Hatemidir, (sonuncusudur). Allah, herşeyi hakkıyla bilendir.
O Allah’ın Resûl’üdür ve nebîlerin hatemidir. Hatem, mühür anlamındadır ve sona ermek istikametinde kullanılmıştır. Nübüvvet Peygamber Efendimiz(S.A.V) hitam bulur. Öyleyse Peygamber Efendimiz(S.A.V), hanif dîninin temsilcisi olan son Nebî’dir. Ve O’nun şeriatı, kıyâmete kadar aynı şeriat olarak devam edecektir.
Allah hepinizden razı olsun.        


Tarih: 12:09, 8/9/2005
Bağlantı

FISK NEDİR?

FISK

Eûzubillahimineşşeytanirracim Bismillahirrahmanirrahim,

Fısk her şeyden evvel; Allah’ın yolunda olmamak, yani Allah’ın yolunun dışında kalmaktır. Böyle bir durumda, Allahû Tealâ  fıskın genel çerçevesini evvelâ veriyor.
İnsanlar doğuşlarından itibaren fısktadırlar. Eğer resûl belli olmuşsa, resûle tâbî olmayan herkes fısktadır. Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, fısktan kurtulur. Ve eğer kişi hidayete ermeyi dilerse, Allahû Tealâ onu hidayete erdirir. Ama kişi hidayete erdikten sonra (hidayete ermesine rağmen), irşad makamından şüpheye düşerse; Allahû Tealâ  hidayeti o kişiden alır. Kişi tekrar fıska düşer, yeniden bütün unsurlar geriye döner. Kişi başlangıç noktasına, Allahû Tealâ  tarafından geri döndürülür.
Böyle bir insanın, bir daha hidayete erme imkânı vardır. Allahû Tealâ,  buna her zaman hazırdır. Kişi hatasını fark ettiği ve yeniden hidayete erme konusunda yeni bir talepte bulunduğu takdirde, Allahû Tealâ müsaadeyi ona mutlaka verir. Ve kişi yeniden hidayete erer. Ama bu hidayetten sonra, eğer kişi bir defa daha irşad makamından şüphe eder ve böylece fıska düşerse; bu onun son fıskıdır. Bundan sonra hidayete dönmesi mümkün değildir. Bu üçüncü fısktır.
Öyleyse başlangıçta herkes fısktadır. Kişi hidayete erer, tekrar fıska düşerse; bu ikinci fısktır.Tekrar hidayete erer, yeniden fıska düşerse;  bu üçüncü fısktır. Bu fısktan sonra Allahû Tealâ, kişiye yeni bir hak tanımaz.
Kur'ân-ı Kerim’de fısk müessesesinin dizaynına baktığımız zaman; başlangıçta herkesin fıskta olduğunu görüyoruz. Allahû Tealâ  Al-i İmran Suresinin 81 ve 82. âyet-i kerimelerinde buyuruyor:

3/AL-İ İMRAN-81: Ve iz ehazallâhu mîsâkan nebiyyîne lemâ âteytukum min kitâbin ve hikmetin summe câekum resûlun musaddikun limâ meakum le tu’minunne bihî ve le tensurunneh(tensurunnehu), kâle e akrartum ve ehaztum alâ zâlikum ısrî,  kâlû akrarnâ, kâle feşhedû ve ene meakum mineş şâhidîn(şâhidîne).
Hani o zaman ki; Allah, peygamberlerin (nebîlerin) MİSAK’ini  (yeminini) almıştı: “Andolsun ki; size Kitap ve  hikmet verdim, sizlerden sonra sizinle beraber bulunanı (Allah’ın sizlere verdiği kitapları) tasdik eden Resûl gelince, O'na mutlaka îmân edecek ve O'na mutlaka yardım edeceksiniz. Bunu ikrar ettiniz mi ve bu ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?” “İkrar ettik.” dediler. “Öyle ise şahit olun. Ben de sizinle beraber şahitlerdenim.” buyurdu.
 3/AL-İ İMRAN-82: Fe men tevellâ ba’de zâlike fe ulâike humul fâsikûn(fâsikûne).
Artık bundan sonra (Allah 81. âyetteki Resûl’den bahsettikten sonra), kim yüz çevirirse (nebîlerden sonra gelecek olan bu Resûl'ü inkâr ederse); işte onlar, onlar FASIK’lardır.

Öyleyse kişiyi fısktan kurtaracak olan şey, onu resûle tâbiiyete götüren, Allah’a ulaşmayı dilemesidir. Allahû Tealâ  fısk konusunda Kur’ân-ı Kerim’e bir çok âyet koymuştur. Bu âyetlerden Bakara-26’da, Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

2/BAKARA-26: İnnallâhe lâ yestahyî en yadribe meselen mâ beûdaten fe mâ fevkahâ.  Fe emmellezîne âmenû fe ya'lemûne ennehul hakku min rabbihim, ve emmellezîne keferû fe yekûlûne mâzâ erâdallâhu bi hâzâ meselâ(meselen), yudıllu bihî kesîran ve yehdî bihî kesîra(kesîran) ve mâ yudıllu bihî illel fâsıkîn(fâsıkîne).
Allah hiç şüphesiz bir sivrisineği, hatta onun üstünde olanı da misal vermekten çekinmez. Îmân edenlere gelince; onlar bunun Rab'lerinden bir hak olduğunu muhakkak ki bilirler. Kâfirlere gelince; onlar da derler ki: "Allah, bu misalle ne demek istedi?" Allah bununla birçoğunu dalâlette bırakır, birçoğunu da hidayete erdirir.  Aslında bununla dalâlete düşen ancak fasıklardır.

Öyleyse, fasıkların dalâlette olması söz konusudur. Bakara Suresinin 59. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ  diyor ki:

2/BAKARA-59: Fe beddelellezîne zalemû kavlen gayrellezî kîle lehum fe enzelnâ alellezîne zalemû riczen mines semâi bi mâ kânû yefsukûn(yefsukûne).
Derken o zalimler, sözlerini kendilerine söylenenden başka bir sözle değiştirdiler. (Tövbe ve ibadet yerine, rızık derdine düştüler.) Biz de o zaman fıska düştüklerinden dolayı o zulmedenlerin üzerine gökten bir azap indirdik.

Ve Bakara-99’da, Allahû Tealâ diyor ki:

2/BAKARA-99: Ve lekad enzelnâ ileyke âyâtin beyyinât(beyyinâtin), ve mâ yekfuru bihâ illel fâsikûn(fâsikûne).
Sana apaçık âyetler indirdik. Bunları da kimse inkâr etmez. Sadece fasıklar (inkâr eder).

Fasıkların inkâr etmeleri şunu ifade eder ki; inkâr ettikleri sebeple hidayete ermeyi düşünmezler, hidayete eremezler. Ve hep fıskta kalırlar.
Al-i İmran Suresinin 110. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ diyor ki:

3/AL-İ İMRAN-110: Kuntum hayra ummetin uhricet lin nâsi te’murûne bil ma’rûfi ve tenhevne anil munkeri ve tu’minûne billâh(billâhi), ve lev âmene ehlul kitâbi le kâne hayran lehum, minhumul mu’minûne ve ekseruhumul fâsikûn(fâsikûne).
Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı bir ümmet oldunuz. Ma’ruf ile emreder, münkerden (kötülükten) alıkoyarsınız (nefslerindeki kötü afetlerden kurtulmalarına yardım edersiniz). Allah’a îmân edersiniz. Eğer kitap ehli de îmân etmiş olsaydı kendileri için elbette hayırlı olurdu. Onlardan mü’min olanlar da var ama onların çoğu fasıklardır.

Kitap ehlinden mü’min olanlar da, Allah’a ulaşmayı dilemişler, kendi mürşidlerine ulaşıp, tâbî olmuşlardır. Hıristiyanların içinde de, Yahudilerin içinde de ( bu insanlar şu anda yaşıyor) bizim gibi namaz kılan, oruç tutan, zikir yapan ve Allah’a ulaşan insanlar vardır. Böylece onların da fıskta olmadıkları sonucuna ulaşıyoruz. Ama mü’min olanların yanı sıra, Allah, çoğunun fasıklar olduğunu söylüyor:
Maide Suresi 3. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ buyuruyor:

5/MAİDE-3: Hurrimet aleykumul meytetu ved demu ve lahmul hınzîri ve mâ uhılle li gayrillâhi bihî vel munhanikatu vel mevkûzetu vel mutereddiyetu ven natîhatu ve mâ ekeles sebuu illâ mâ zekkeytum ve mâ zubiha alen nusubi ve en testaksimû bil ezlâm(ezlâmi), zâlikum fisk(fiskun), el yevme yeisellezîne keferû min dînikum fe lâ tahşevhum vahşevn(vahşevni) el yevme ekmeltu lekum dînekum ve etmemtu aleykum ni’metî ve radîtu lekumul islâme dînâ(dînen) fe menidturra fî mahmasatin gayra mutecânifin li ismin fe innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).
Ölmüş hayvan, kan, domuz eti ve Allah’tan başkasının adına boğazlanan (kesilen), boğularak, vurularak, yüksek bir yerden yuvarlanarak veya boynuzlanarak ölen ve de yırtıcı hayvan tarafından parçalanıp yenen hayvan (ölmeden kesilmesi hariç) ve putlar adına boğazlanan hayvanlar ve fal okları ile kısmet aramanız size haram kılındı. İşte bunlar fısktır. Bugün kâfirler sizi dîninizden döndüremedikleri için yeise kapıldılar. Artık onlardan korkmayın, Benden korkun. Bugün sizin dîninizi kemâle erdirdim. Ve üzerinizdeki ni’metimi tamamladım. Sizin için dîn olarak İslâm’dan razı oldum. Artık kim açlık tehlikesiyle, günaha meyletmeksizin zarurette (yemek zorunda) kalırsa, şüphesiz ki; Allah, Gafur ve Rahîm’dir.

İnsanlardan, Allah ile ilişkisini keserek, şeytanla ilişkiyi kim kurarsa; fal ve buna benzer pis şeylerle meşgul olursa, onlar için elbette kurtuluş söz konusu değildir. Maide 25’de Allahû Tealâ  diyor ki:

5/MAİDE-25: Kâle rabbi innî lâ emliku illâ nefsî ve ahî fefruk beynenâ ve beynel kavmil fâsikîn(fâsikîne).
(Hz. Musa) dedi ki: “Ey Rabbim! Ben muhakkak ki; kendim ile kardeşimden başkasına sahip değilim. Artık fasık kavimle bizim aramızı ayır.”

Hz. Musa Tur dağında kırkgün kaldıktan sonra, elinde tabletlerle iniyor. Bir de bakıyor ki, bütün kavmi Sâmili’nin yaptığı bir puta (buzağı gibi ses çıkartan bir buzağı heykeline) tapıyor. Bütün kavmi Allah’ın yolundan ayrılıp, bu buzağı heykeline taparak fıska düşüyorlar. Artık hiç kimse Allah’a ulaşmayı dilemiyor. Ve 26. âyet-i kerimede Allahû Tealâ diyor ki:

5/MAİDE-26: Kâle fe innehâ muharremetun aleyhim erbaîne seneh(seneten), yetîhûne fîl ardı fe lâ te’se alel kavmil fâsikîn(fâsikîne).
(Allah) buyurdu ki: “Artık orası onlara kırk yıl haram kılınmıştır (yasaklanmıştır). Onlar yeryüzünde şaşkın dolaşacaklar. Sen artık fasık kavim için üzülme!”

Allahû Tealâ’nın dizaynına baktığımız zaman, sadece bir tek yol olduğunu görüyoruz: hidayet yolu. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse (o kişi, dilediği andan itibaren),  kurtuluşa adımını atmıştır. Cennetin birinci katı onundur. Birinci katta mutlaka, o vardır. Böyle bir insan mürşidine ulaştığı anda bütün şartların sahibi olarak fısktan kurtulacaktır. Bu sebeple Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dileyen bir insanı, fasık hüviyetinde görmüyor. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, o kişi için Allahû Tealâ’nın farklı bir hüviyeti vardır.
Allahû Tealâ’nın En’am Suresinin 49. âyet-i kerimesinde buyuruyor:

6/EN’AM-49: Vellezîne kezzebû bi âyâtinâ yemessuhumul azâbu bimâ kânû yefsukûn(yefsukûne).
Ve âyetlerimizi yalanlayan kimselere, fasık olmalarından dolayı azap dokunacaktır.

Âyetleri yalanlayanlar, aslında hidayeti yalanlıyorlar. Onlar, Allah’a ulaşmayı dilemeyen insanlardır. Ve tabiatıyla böyle bir dilekleri olmadığı için fısktadırlar.
Allahû Tealâ  Araf Suresinin 102. âyet-i kerimesinde, fasıkların ahdlerini yerine getirmeyenler olduğunu söylüyor:

7/A’RAF-102: Ve mâ vecednâ li ekserihim min ahdin, ve in vecednâ ekserehum le fâsikîn(fâsikîne).
Onların çoğunu ahdlerini yerine getirir (ahdlerine vefa eder) bulmadık. Ve onların çoğunu gerçekten fasıklar olarak bulduk.

Araf Suresinin 163. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ, fıska düşen insanların muhtevasını veriyor:

7/A’RAF-163: Ves’elhum anil karyetilletî kânet hâdıratel bahri iz ya’dûne fîs sebti iz te’tîhim hîtânuhum yevme sebtihim şurre’an ve yevme lâ yesbitune lâ te’tîhim, kezâlike neblûhum bi mâ kânû yefsukûn(yefsukûne).
Ve onlara (bir zamanlar) deniz kenarında olan beldeden sor. Balıkları onlara yasak uygulama günlerinde (cumartesi günü) akın akın geldiği zaman, (o gün) cumartesi gününde haddi aşıyorlar (yasağı uygulamıyorlar). Ve yasak uygulamama günü onlara (balıklar) gelmiyorlar. İşte böyle, fıska düşmüş olduklarından dolayı onları imtihan ediyorduk.
 
Allah’a ulaşmayı dilemeyen, resûllerini inkâr eden bu kavime, Allahû Tealâ  Cumartesi günü balık tutmayı yasak etmiştir. Fıskta olmaları sebebiyle onlara bu ceza verilmiştir.
Kur’ân-ı Kerim, fısk ayetleriyle doludur. Bu fısk müessesesinin muhtevasına baktığımızda; fıskla dalâlet, fıskla küfür; hep aynı hüviyette görünüyor. Sadece Allah’a ulaşmayı reddeden, dilemeyen herkes fısktadır.
Kafir, Allah’a ulaşmayı dilemeyen kişidir. Çünkü, bu kişinin kalbinde küfür yazılıdır. Ve Allah’a ulaşmayı dilemedikçe, kalbine îmân yazılması hiçbir zaman mümkün değildir. Bu kişi Allah’a ulaşmayı dilemedikçe aynı zamanda fısktadır, yani fasıktır. Çünkü, hedefe ulaşması mümkün değildir. O kişi Allah’a ulaşmayı dilemediği süreç içerisinde hiçbir zaman tâbiiyetini gerçekleştiremez.
Neden Allah’a ulaşmayı dileyen insan, Allah’ın cennetine ulaştırılır?  Çünkü bu işlemi Allah yapacaktır. Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah için bu yeterlidir. O kişinin ruhunu, mutlaka Allahû Tealâ  Kendi Zat’ına ulaştırır.
Öyleyse, Allahû Tealâ’nın dizaynı içerisinde Allah’a ulaşmayı dilemeyen insanlar vardır. Allahû Tealâ onların, Araf Suresinin 102. âyet-i kerimesine göre ahdlerini tutmadıklarını söylemektedir. Ruhlarını - fizik vücutlarını - nefslerini – iradelerini Allah’a teslim etmek diye bir olay, bu insanların hiç bir zaman düşünmedikleri bir şeydir. Öyleyse ahdlerini yerine getiren insanlar olmadıkları için, Allah’a ulaşmayı dilemedikleri için, bütün bu insanlar fısktadır. Yani bir insan, Allah’a ulaşmayı dileyene kadar gerçek anlamda fısktadır.  Diledikten sonra, Allah’a yönelmiştir. Fısk müessesesi o kişi için bitmiştir. Çünkü o kişi Allah’ın cennetine mutlaka gidecektir.
Öyleyse bu kişinin Allah’a ulaşmayı dilemesi, onun mürşidine Allah tarafından ulaştırılmasını sağlar. Dikkat edin; kişi ulaşmayacaktır, Allah onu ulaştıracaktır. Sonra da, kişiyi, Allah Kendi Zat’ına ulaştıracaktır. Her ikisinde de kişi fıskdan kurtulmuştur. Yani, ahdine riayet edeceği konusunda, Allahû Tealâ  bir fikre sahip olunca; kişiyi fısktan kurtarırı. Araf-165’de Allahû Tealâ buyuruyor:

7/A’RAF-165: Fe lemmâ nesû mâ zukkirû bihî enceynellezîne yenhevne anis sûi ve ahaznellezîne zalemû bi azâbin beîsin bi mâ kânû yefsukûn(yefsukûne).
Artık onunla öğüt verildikleri şeyi unuttukları zaman, kötülükten men (nehy) edenleri kurtardık. Ve zulüm edenleri, fıska düşmüş olduklarından dolayı kötü bir azapla aldık (yakaladık).

Yani, “Allah’a ulaşmayı dilememekten, sui olandan, onları cehenneme götürecek olan şeyden men edenleri kurtardık” diyor. Ve başka insanların Allah’a ulaşmasına mani olanlar, yani insanlara zulmedenleri fısktadırlar. Onların hiçbir zamanda fısktan kurtulmaları söz konusu değildir. Allahû Tealâ buyuruyor:

9/TEVBE-8: Keyfe ve in yazherû aleykum lâ yerkubû fîkum illen ve lâ zimmeh (zimmeten), yurdûnekum bi efvâhihim  ve  te'bâ  kulûbuhum, ve  ekseruhum  fâsikûn(fâsikûne).
Nasıl (ahdleri) olabilir ki? Eğer size karşı kuvvetlenirlerse (birbirlerine arka çıkarlarsa) sizin hakkınızda bir yakınlık (akrabalık) ve bir zimmet  (ahdlerinizden dolayı sahip olduğunuz hakları) gözetmezler ve onların kalpleri direndiği halde sizi ağızlarıyla (sözleriyle) razı ederler ve onların çoğu fasıklardır.
9/TEVBE-24: Kul in  kâne âbâukum ve ebnâukum ve ıhvânukum ve ezvâcukum ve aşîretukum ve  emvâlunıktereftumûhâ ve ticâretun tahşevne kesâdehâ ve mesâkinu terdavnehâ ehabbe ileykum minallâhi ve resûlihî ve cihâdin fî sebîlihî fe terabbesû hattâ ye' tiyallâhu bi emrih(emrihî), vallâhu lâ yehdîl kavmel fasikîn(fasikîne).
De ki: “Şâyet babalarınız ve oğullarınız ve kardeşleriniz ve zevceleriniz ve aşiretiniz ve kazandığınız mallarınız, kesada uğramasından (satışının durmasından) korktuğunuz ticaret ve razı olduğunuz (hoşunuza giden) evler Allah’tan ve O’nun resûlünden ve O’nun (Allah’ın) yolunda cihad etmekten size daha sevgili ise artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Ve Allah fasıklar kavmini (topluluğunu) hidayete erdirmez.

 Allahû Tealâ Tövbe-24’de, çok açık bir şekilde: “Allah fasıklar kavmini, hidayete erdirmez.’’ ifadesiyle; fasıkların hidayete ulaşamamış olduklarını, dalâlette olduklarını söylüyor. Allahû Tealâ Tövbe-66’da buyuruyor:

9/TEVBE-66: Lâ ta’tezirû kad kefertum ba’de îmânikum, in na’fu an tâifetin minkum nuazzib tâifeten bi ennehum kânû mucrimîn(mucrimîne).
Özür beyan etmeyin. Siz îmânınızdan sonra inkâr etmiştiniz. Eğer sizden bir grubu affetsek de suçlu olmalarından dolayı bir (diğer) gruba da azap edeceğiz.

Öyleyse îmânlarından sonra küfre düşenler vardır. Bir insan, Allah’a ulaşmayı dilediği anda mü’min olur. Bu insanlar hidayete ermişler, ama hidayete erdikten sonra tekrar küfre düşmüşlerdir.
Bütün insanlar Allah’ın yaratış standardı böyle olduğu için, başlangıçta fısktadırlar, dalâlettedirler ve kâfirdir. Bir insan Allah’a ulaşmayı diliyor. Dilediği anda artık onun için cehennem geçerli değildir. Bu kişi Allah’a ulaşmaya dilediği anda, artık Allah’ın gözünde fasık hükmünde değildir. Fasıklar cennete giremeyeceği için, bu kişi Allahû Tealâ tarafından fıskda sayılmıyor.
Bu kişi Allah’a ulaşmayı diliyor. Allahû Tealâ gözlerindeki hicab-ı mestureyi, kulaklarındaki vakrayı, kalindeki ekinneti ve küfrü alacak, yerine ihbatı koyacak. Kalbin nur kapısını Allah’a çevirecek, göğsünden kalbine nur yolu açacak.12 ihsan vererek onu mürşidine ulaştıracak. Kişiye mürşid sevgisini veren de Allah’tır. Böylece, kişi mutlaka tâbî olacak. Tâbî olduğu anda da,  kalbine îmân yazılacak, kişinin fıskı kesin hüviyette sona erecek. Kişnin ruhu, yedi gök katını aşarak, Allah’a ulaşacak ve kişi hidayete erecek. Allahû Tealâ hidayet için şöyle buyuruyor:

3/AL-İ İMRAN-73: Ve lâ tu’minû illâ li men tebia dînekum, kul innel hudâ hudallâhi en yu’tâ ehadun misle mâ ûtîtum ev yuhâccûkum inde rabbikum, kul innel fadla bi yedillâh(yedillâhi), yu’tîhi men yeşâ’(yeşâu), vallâhu vâsiun alîm(alîmun).
Ve sizin dîninize tâbî olandan başka kimseye inanmayın. (Habibim) de ki: “Hiç şüphesiz HİDAYET, Allah'a ulaşmaktır. (İnsan ruhunun ölümden evvel Allah'a ulaşmasıdır.) Size verilenin bir benzerinin başka birine verilmesi (sebebiyle mi) veya Rabbinizin katında (sizlerle) tartışacakları için mi (böyle söylüyorsunuz)?" De ki: “Hiç şüphesiz fazl, Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir." Ve Allah, VÂSİ’un ALÎM’dir. (Allah herşeyi kuşatan ve herşeyi bilendir.)

Kişi hidayete erdi. Şeytan bundan sonra, o kişiyle şiddetle uğraşmaya başlar. Ve bu uğraşmanın neticesinde, belki de bin kişide iki-üç kişi şeytanın bu istikametteki gayretlerine ne yazık ki, yenilir. İrşad makamından şüpheye düşerler. İrşad makamına bir şey söylemelerine gerek yoktur. Allahû Tealâ  kalplerinde ki şüpheyi derhal görür. Bu son derece önemli bir konudur. İrşad makamından şüpheye düşen kişi, fıska düşmüştür.
Allahû Tealâ,; o kişinin başındaki devrin imamının ruhundan işe başlar. O’nu o kişiden derhal alır. Artık kişinin başının üzerinde devrin imamının ruhu mevcut değildir. Kalbinin içindeki îmân kelimesini alır, yerine küfür kelimesini yazar. Arkadan da kalbi yeniden mühürler. Artık başlangıçtaki noktaya, geri dönüş söz konusudur.
Devrin imamının ruhunu başından aldığı anda, kişinin kendi ruhunu iade eder. Artık kişinin koruyucusu yoktur. Onu cinlerin saldırısından, hüddamdan ve büyüden (zulmani ilimlerin hepsinden) koruyan bir koruyucu artık mevcut değildir.
Sonra Allahû Tealâ, kişinin göğsünden kalbine açtığı yolu tekrar kapatır. Kendisine çevirdiği nur kapısını, tekrar, şeytana dönük hale getirir.
O kişinin kalbindeki ihbatı alır. Yerine yeniden ekinneti koyar. Artık kişinin idrak kabiliyeti yoktur. İdraki sağlayan ilahi kompütür alınmış durumdadır. Kişinin kulaklarındaki vakrayı tekrar koyar. Kişi gene işitmemeye başlar. Ve kişinin gözlerine hicab-ı mestureyi tekrar yerleştirir. Ve kişi böylece Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir kişi hüviyetine döner.
O kişinin bütün günahlarını, Allahû Tealâ sevaba çevirmişti. Tekrar günaha çevirir. Böylece bütün sistemler, ait oldukları başlangıç noktasına geri dönmüş olur. Fısk böyle bir sonucu oluşturur. Ve kişi daha Allah’a ulaşmayı dilemiş ve cenneti haketmişken; fıska düştüğü an, yeniden cehennemi hak eder. Her şey başlangıç noktasına geri döner.
Allahû Tealâ Tövbe-67’de buyuruyor:

9/TEVBE-67: El munâfikûne vel munâfikâtu ba’duhum min ba’d(ba’din), ye’murûne bil munkeri ve yenhevne anil ma’rûfi ve yakbidûne eydiyehum nesûllâhe fe nesiyehum innel munâfıkîne humul fâsikûn(fâsikûne).
Münafık erkekler ve münafık kadınlar birbirlerindendir. Münkeri (kötülüğü) emrederler ve maruftan (iyilikten) nehyederler (yasaklarlar) ve ellerini sıkarlar (cimrilik ederler). (Onlar) Allah’ı unuttular, böylece (O da) onları unuttu. Muhakkak ki; münafıklar fasıklardır.

Allahû Tealâ, münafık erkekler ve münafık kadınların, fıskta olduklarını söylüyor. Zaten münafıklar hiçbir zaman kalplerine îmân yazılmadığı için, mü’min de olamazlar. Her zaman fıskta kaldılar. Küfürde olan herkes, aynı zamanda fısktadır. Allahû Tealâ Tövbe-80’de; fıskın temelinde, Allah’ın ve resûlünün inkârının bulunduğunu söylüyor:

9/TEVBE-80: İstagfir lehum ev lâ testagfir lehum, in testagfir lehum seb’îne merreten fe len yagfirallâhu lehum, zâlike bi ennehum keferû billâhi ve resûlih(resûlihi), vallâhu lâ yehdîl kavmel fâsikîn(fâsikîne).
Onlar için mağfiret dile veya onlar için mağfiret dileme. Eğer yetmiş kere mağfiret dilesen de Allah, onları asla mağfiret etmez. İşte bu Allah’ı ve O’nun resûlünü inkâr etmeleri sebebiyledir. Ve Allah, fasık kavmi hidayete erdirmez.

Allahû Tealâ; Allah’ı ve O’nun resûlünü inkâr ettikleri için, onları fıskta bıraktığını, yani fısktan kurtarmadığını söylüyor.
Yunus Suresinin 33. âyet-i kerimesinde buyuruyor:

10/YUNUS-33: Kezâlike hakkat kelimetu rabbike alellezîne fesekû ennehum lâ yu’minûn(yu’minûne).
Böylece senin Rabbinin sözü fasık olan kimseler üzerine hak oldu. Muhakkak ki; onlar inanmazlar.

Muhakkak ki, onlar inanmazlar, âmenû olmazlar. İnansalardı, âmenû olsalardı, Allah’a ulaşmayı dilemiş olacaklardı. Dilemedikleri için, Allah’a ulaşmaları da söz konusu değildir. Ve hep fıskta kalmaya mahkumdurlar. Allah fasıklardan razı olmaz. Fasıklar hiçbir zaman Allah’ın zatına ulaşamazlar. Burada görülüyor ki; Allahû Tealâ insanlar Allah’a âmenû olmadıkça, onları fasıklar olarak değerlendiriliyor.
Allahû Tealâ buyuruyor:

21/ENBİYA-74: Ve lûtan âteynâhu hukmen ve ılmen ve necceynâhu minel karyetilletî kânet ta’melul habâis(habâise), innehum kânû kavme sev’in fâsikîn(fâsikîne).
Ve Lut (A.S)’a hikmet ve ilim verdik. Ve habaîs (kötülükler, ahlâksızlıklar) işleyen ülkeden onu kurtardık. Muhakkkak ki onlar, fasık olan kötü bir kavimdi.

Bu insanların tabiatıyla Allah’a ulaşmayı dilemeleri ve mürşide tâbî olmaları hiçbir zaman söz konusu değildi. Allahû Tealâ  insanların bir hedefe ulaştıklarını söylüyor.
Allahû Tealâ  Hucurat Suresinin 7. âyet-i kerimesinde buyuruyor:

49/HUCURAT-7: Va’lemû enne fîkum resûlallâh(resûlallâhi), lev yutîukum fî kesîrin minel emri leanittum, ve lâkinnallâhe habbebe ileykumul îmâne ve zeyyenehu fî kulûbikum, ve kerrehe ileykumul kufre vel fusûka vel ısyân(ısyâne), ulâike humur râşidûn(râşidûne).
Bilin ki, içinizde Allah’ın resûlü var. Şâyet emirlerin çoğunda size uysaydı lânetlenirdiniz. Fakat Allah, size îmânı sevdirdi, kalplerinizde onu (îmânı) müzeyyen kıldı (fazılları îmân kelimesinin etrafında toplayarak kalbinizi tamamen nurla doldurdu). Size; küfrü, fıskı ve isyanı kerih gösterdi. İşte onlar, irşada ulaşanlardır.

Öyleyse başlangıçta herkes fısktadır. Allah’a ulaşmayı dileyince fısktan kurtulur. İrşad makamına ulaşıp, tâbî olur. Hidayete erer. Ama sonra şeytana kapılır ve irşad makamından şüpheye düşerse, fıska geri döner. Her şey başlangıca geri dönmüş olur. Sonra, dalâlette düşen bu kişinin aklı yeniden başına gelirse ve Allahû Tealâ’ya tekrar müracaat ederse; Allah bir defa daha bu kişiye hak verir.
Allahû Tealâ aslında iki defa hak vermiş oluyor. Çünkü başlangıçta kişi zaten fasıktır. İkinci defa fıska düşüyor. Ama bu kişi tekrar hidayete ermek isterse, Allahû Tealâ ikinci defa hidayete ermesi için, onun talebini kabul ediyor. Kişi ikinci defa hidayete erişiyor. Fısktan  kurtuluyor.
Bundan sonra, kişi hidayetten ayrılmadığı sürece, mutlaka Allah’ın cennetine ulaşır. Ama tekrar fıska düşerse, işte o zaman Allahû Tealâ  onların kalplerine öyle bir müessese uyguluyor ki, onların kalplerini tab ediyor. Onların kalplerindeki bu tab açılmıyor. Yani onların bir defa daha hidayete ermeleri mümkün olmuyor. İkinci defa hidayete erdikten sonra, hidayetten fıska düşerlerse, Allahû Tealâ böyle bir hakkı onlara vermiyor. Bu insanlar Allahû Tealâ  tarafından ebediyen fıskta kalmaya mahkum ediliyor. Böylece üç defa fısk, 2 defa hidayet, sonunda başlangıca dönüş söz konusu oluyor.
Allahû Tealâ ikinci fısktan sonra her şeyi geriye döndürünce, o kişinin kalbine öyle bir müessese koyuyor ki; artık o kişinin tab edilen kalbini, Allahû Tealâ’nın bir defa daha açması söz konusu olmuyor.
Öyleyse, insanların başlangıç itibariyle kulvara eşit çıkması söz konusudur. Üstelik herkes fısktadır. Kimse Allah’a ulaşmayı dilemezse, fısktan kurtulamaz. Hidayete ermesi mümkün değildir.
İnsanların kalplerinin Allahû Tealâ  tarafından tab edilme işlemi yoksa, kalp sadece mühürlenmişse, hatem konulmuşsa; onun birinci fıskı söz konusudur. Hidayetten sonra  fıska düştüğü için, ikinci fıskı söz konusudur. Ve kişinin bir hakkı daha olacaktır. Böylece bu fısk, o kişiyi hidayetten sonra tekrar kurtuluşa ulaştırabilecek olan bir imkânı, Allahû Tealâ’nın verebileceği bir özellik taşır.
Allahû Tealâ’nın hidayetle alakalı müesseseler kurduğunu görüyoruz. Her şeyin merkezinde ruhun, insanın vücudundan ayrılarak, Allah’a ulaşması yer alıyor. Ancak böyle bir konuya karar veren kişi, fısktan kurtulabiliyor. Bu konudan dönen kişi, fıska yeniden düşüyor. Her şey hidayetle ilişkili. İçinde bulunduğumuz çağın adı, hidayet çağıdır. Fısk onun için bu kadar önemlidir. Çünkü hidayete adım atmayan, Allah’a ulaşmayı dilemeyen insan fısktadır. Fasıkların gideceği yer cehennemdir. Allah’a ulaşmayı dilemeyen bir kişinin, fısktan kurtulması hiçbir şekilde mümkün olamaz.
Öyleyse, etrafınızdaki insanlara dikkatle bakın. O zavallı insanlar fısktalar, dalâletteler, küfürdeler. Ve bilmiyorlar. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, Kur’ân’ın bütün hükümleri, Kur’ân’a uygun standartların tamamen dışına taşmış durumdadır. İnsanların asırlarca yazdıkları kitaplar, egemen olmuştur. Dîn âleminde insanlar Kur’ân esaslarını unutmuşlar ve kitaplar kendilerine ne söylüyorsa ona inanıyorlar. Öğreniyorlar ve öğretiyorlar. Hal böyle olunca hidayet kavramı, sadece doğru yol olarak isimlendiriliyor.
İnsan ya fısktadır, yada hidayet üzeredir. Kişi Allah’a ulaşmayı dilediği andan itibaren, hidayet üzeredir. O kişi o an fısktan kurtulmuştur.
Kâinattaki en kolay şeyden bahsediyoruz: bir dilek, Allah’a ulaşmayı dilemek ve fısktan kesin olarak kurtulmak. Allah’a ulaşmayı dilemek ve küfürden kurtulmak, dalâletten kurtulmak. Ve en önemlisi cehennemden kurtulmak.
Öyleyse Allah’a ne kadar hamd etsek, şükretsek azdır ki, bizleri hidayete erdirmiş, yetmez. hidayetle görevli kılmış. Allah’a sonsuz hamd ve şükrederiz ki; sizler bu çağın meşalelersiniz. İnsanları fısktan kurtaracak olan hidayet erlerisiniz!


Tarih: 12:08, 8/9/2005
Bağlantı

KUR'ÂN-I KERIM’DEKI ISLÂMLA BUGÜNKÜ ISLÂMIN KARSILASTIRILMASI

İHSANLA TABI OLMAK

Biliyorsunuz ki; bugünkü İslâm, İslâm’ın 5 şartı üzerine bina edilmiştir. Bu 5 şartın muhtevası içerisinde sadece vasıta emirler vardır. Bu vasıta emirlerin uygulanması halinde, hiç kimsenin kurtuluşa ulaşması söz konusu değildir.
Acaba insanlar kendilerini asla kurtuluşa ulaştırmayacak olan bu İslâm’ın 5 şartına neye dayanarak sımsıkı sarılmışlardır? Neden Allah’ın Kur'ân-ı Kerim gerçeklerine kulak vermiyorlar?
Bu konuya baktığımız zaman, herkesin kendi aklına sarıldığını ve herkesin kendi bilgi dağarcığındakine güvendiğini, onun yeterli olduğunu düşündüklerini, başka şeye gerek duymadıklarını müşahede ediyoruz. En azından kendileri öyle diyorlar. “Allah’ın kitabı var, benim aklım var. Bu konuyu tavzih eden insanlar var. Onların bizlere söylediği, İslâm’ın 5 şartının yeterli oluşudur. Ben de aklımca bunu tatbik ediyorum ve başka şeye gerek yoktur.” diyorlar. Allah’ın Kur'ân-ı Kerim’indeki sadece akletmekle ve akletmemekle alâkalı âyetlerini inceleyebilselerdi, gerçekten ne kadar hazin bir noktada olduklarını onlarda göreceklerdi, anlayacaklardı.
Acaba İslâm’ın 5 şartından oluşan bu uygulama ile insanlar aklediyor mu? Her zaman söylüyoruz: Dînin sahibi, Allah’tır ve bu İslâm’ın 5 şartının muhtevasının dayanağı, Hz.Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in bir hadîsidir: Bir Arap bedevi, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in yanına gelir: “Ey Allah’ın Resûlü! Ben cennete gitmek istiyorum, ne yapayım?” diye sorar. Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in de, bu 5 şartı yerine getirmesini önerdiğini görüyoruz.
Konuyu anlatanlar böyle söylüyorlar, ama unuttukları bir şey var. O zat herhangi bir insana bu suali sormuyor; mürşidlerin hası Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e soruyor. Bugün Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in yegâne varisi, huzur namazının imamı, Mehdi (A.S)’a da herhangi bir insan gelse, aynı soruyu sorsa, Efendimiz’in ona vereceği cevap şudur: “Allah’a ulaşmayı dilediğin an, 12 tane ihsanla mürşidine tâbî olursan ve bu 5 şartı yerine getirirsen, mutlaka Allah’ın cennetine gidersin.” İşte Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz de bu cevabı, Kendisine tâbî olmuş kişiye veriyor. Çünkü suali soran herhangi bir insan değildir ve suali Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e soruyor.
Şimdi düşünebilir misiniz ki; onun en yakını olan sahâbenin hepsi Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e biat etsin, ama bu suali soran şahıs gelsin Resûlullah’a sorsun ve biatını gerçekleştirmesin. Hiç bu düşünülebilir mi? Kaldı ki 14 asır evvel, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e, Allah’a ulaşmak niyeti ile değil de başka bir gaye ile tâbî olanlar da vardı. Ama onların pozitif istikâmette hiç değişmediğini görüyoruz. Hatta Kur'ân-ı Kerim’de Allahû Tealâ onların münafık olduğunu, defaatle, âyetlerinde bizlere açıklıyor.
Bugün İslâm’ın 5 şartını uygulayan zat-ı muhteremler, dîn öğreticileri, Kur'ân âyetlerine bakabilselerdi göreceklerdi ki; Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e iki grup insan tâbî olmuştu. Bunlardan birinci grup; Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e, Allah’a ulaşmak niyeti ile, hidayete ermek niyeti ile tâbî olanladır ki; Allahû Tealâ Kur'ân-ı Kerim’de bunların adına “sahâbe” diyor. Bunların hepsi irşada ulaşmıştır. Ama bir ikinci grup söz konusu; Peygamber Efendimiz (S.A.V)‘e tâbî olup, tâbiiyet sırasında kalplerine îmân yazılmayanlar. Allah, bunların münafık olduğunu açıklıyor.
Şimdi bugün İslâm’ın 5 şartını yerine getirenler, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’in bu hadîs-i şerifine dayanarak, İslâm’ın 5 şartıyla kurtuluşa ulaşacağını söyleyenler ve de bu suali Peygamber Efendimiz (S.A.V)‘e soran Arap bedevinin bu iki gruptan bir tanesinde yer alması gerekir. İster münafık olsun, ister sahâbeden birisi olsun, her hâlükârda sual sahibi Arap bedevinin, Peygamber Efendimiz(S.A.V) ‘e tâbî olmuş olması gerekir. Çünkü Kur'ân-ı Kerim’de Allah’a ulaşmayı dileyerek mürşide tâbiiyetin dışında bir kurtuluş önerilmiyor. Elbette Allah’a ulaşmayı dilemeyen her tâbî olan için kurtuluş söz konusu değildir. Sadece ihsanla tâbî olanlar sahâbedir, ama canlarını ve mallarını korumak için tâbî olanlar münafıklardır.
Bugün İslâm’ın 5 şartını yerine getirenler, bu zat-ı muhteremler diyorlar ki: “Bu Arap bedevi gelip, Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e bu suali sormuş. Peygamber Efendimiz (S.A.V) de: “Namaz kıl, zekât ver, kelime-i şahadet getir; cennete gidersin.” demiş ve sahâbenin de bu şartları yerine getirdiğini görüyoruz. Ama sahâbe ihsanla Peygamber Efendimiz (S.A.V)‘e tâbî olmuştu. O zaman bir kişinin, İslâm’ın 5 şartıyla kurtuluşa ulaşabilmesi için, ihsanla Allah’ın tayin ettiği mürşide tâbî olması lâzımdır. Bugün bu insanların ellerinde, o Arap bedevinin, Peygamber Efendimiz (S.A.V)‘e tâbî olmadığına dair bir delil var mı? Hayır, ama kesinlikle Allah’ın âyetlerine göre, İslâm’ın 5 şartı ile kurtuluşun gerçekleşebilmesi için, mutlaka o kişinin mürşidine ihsanla tâbî olmuş olması lâzımdır. Tıpkı sahâbe gibi.
Gerçekten İslâm’ın 5 şartı insanı kurtuluşa ulaştırabilir mi? Evet, ama bir şartla. O şart şudur ki; kişinin ihsanla Allah’ın kendisi için tayin ettiği mürşide tâbî olmasıdır. İşte bugünkü konumuzda açıklamak istediğimiz kavram, ihsan ile tâbî olmaktır.
Günümüz İslâm tatbikatında “ihsanla tâbî olmak” ortadan kaldırılmış, tatbikattan çıkartılmıştır. Ama 14 asır evvel kesinlikle sahâbenin hepsi, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e ihsanla tâbî oldular. 12 tane ihsanın hepsini Allah’dan aldılar. Bunu Kur'ân âyetlerine dayanarak söylüyoruz. Eğer Kur'ân-ı Kerim’e bakacak olursak, Rad Suresinin 20 ve 21. âyet-i kerimelerinde, sahâbenin hepsinin ruhen Allah’a ulaştığını görürüz:

13/RAD-20: Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).
Onlar, Allah’ın ahdini (ruhlarını, vechlerini, nefslerini ve iradelerini Allah’a teslim ederek) ifa ederler (yerine getirirler). Ve misaklerini (Allah’a, bu 4 emaneti teslim etme konusundaki, kesin sözlerini) bozmazlar.
13/RAD-21: Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb (hisâbi).
Ve onlar, Allah'ın (ölümden evvel), Allah'a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O'na (Allah'a) ulaştırırlar. Ve Rab'lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

Bizimle Allah arasında, Allah’ın vaaz ettiği basamaklarlar zinciri 28’dir. Bu 28 basamaklık dizayn içerisinde, başlangıç noktasında herkes hanif fıtratının standartları içerisinde dünyada gözlerini açıyor. Yani hanif fıtratı ile yaratılan herkes, Şems Suresi 7. âyet-i kerimesinde ifade edildiği gibi bir nefs sahibidir:

91/ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.     
Yemin ederim ki; o nefs, sevva edildi (7 kademede).

HerkesHicr 26’da açıklandığı gibi fizik vücud ile şekillendirilmiştir:

15/HİCR-26: Ve le kad halaknel insâne min salsâlin min hamein mesnûn(mesnûnin).
Andolsun ki; Biz insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (standart insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) yarattık.

Allah’ın dîn açısından sorumlu kıldığı kişinin, mutlakaserbest irade ve akıl sahibi olması lâzımdır. Öyleyse Allah’ın eşrefi mahlûkat olarak yarattığı insan; üç vücut, serbest irade ve aklın standartları içerisinde dünya hayatına başlıyor.
Allaû Tealâ buyuruyor:

2/BAKARA-29: Huvellezî halaka lekum mâ fil ardı cemîan summestevâ iles semâi fe sevvâhunne seb'a semâvât(semâvâtin),  ve huve bi kulli şey'in alîm(alîmun).
O (Allah) ki; yeryüzündeki şeylerin hepsini sizin için yarattı. Sonra (kudret ve iradesiyle) göğe yönelip, onları da yedi (kat) gök olarak düzenledi.  O, herşeyi bilen ALÎM'dir.
45/CASİYE-13: Ve sehhare lekum mâ fîs semâvâti ve mâ fîl ardı cemîan minh(minhu), inne fî zâlike le âyâtin li kavmin yetefekkerûn(yetefekkerûne). 
O’dur ki, O yüce Allah’tır ki; bütün göklerde ve bütün arzlarda (hayat olan âlemlerde yarattığı) herşeyi katından sizlerin (insanların) emrine musahhar kıldı. Muhakkak ki; bunda, düşünen bir kavim için âyetler vardır.

Bu iki âyet-i kerime bize Allah’ın kâinatı insan uğruna yarattığını söylüyor. Peki herşeyin uğruna yaratıldığı insan başıboş yaratılmış olabilir mi? Bu imkânsız bir şeydir. O halde insandan başka herşey insan için yaratılmış ise, insan da kimin için yaratılmıştır? Yaratılış zincirinin son halkasında yaratılan insan, kim içindir? İnsan da, herşeyi yaratan Allah içindir. Yaratıcı, kudretin sahibi Rabbimiz, insanın dışında herşeyi insan için yaratmış, ama o yaratıcı Rabbimiz, sahibimiz, insanı da kendisi için yaratmıştır.
O halde Allah için olan bu insanın, Allah’ın vaaz ettiği kanunlara uyması lâzımdır. Yüce Rabbimizin Âdem (A.S)’dan günümüze kadar, hanif fıtratı ile yarattığı bütün insanlar için seçtiği ve uymasını istediği kanunlar demeti; hanif dîninin muhtevası içerisinde bir bütün olarak yer almıştır. Zaman içinde iblisin insanlara tesir etmesi sebebi ile, Allah’ın insanoğlu için vaaz ettiği kanunları iblis değiştirmiş, insanlara hedef değiştirtmiş, unutturmuş ama her seferinde Allahû Tealâ bir bütün olarak insanlara nebîleri vasıtasıyla tekrar kanunlarını göndermiştir.
Hanif dîninin dışında başka bir dîn yoktur. Allah, bütün insanları hanif fıtratı ile yaratmıştır ve bütün insanlar için vaaz ettiği bir tek dîn vardır; hanif dîni. İşte bu hanif dîninin muhtevasına baktığımız zaman görüyoruz ki; başlangıç noktasında bütün insanlar olayları yaşıyorlar. Allah bu insanlardan bazılarını seçiyor, bazılarını seçmiyor. Acaba hanif dîni için Allah’ın seçtikleri ve seçmedikleri kimlerdir?
Allah’ın 99 esmasından bir tanesi El Hakk, diğer bir tanesi El Adl’dır. Allah fert açısından, mutlaka hakkı hak sahibine teslim eder. Ama fert sosyal bir mahlûktur, diğer insanlarla birlikte yaşar. İşte Allah, El Adl esması gereğini uygulayarak, adaleti de mutlaka gerçekleştirir. O halde El Hakk ve El Adl esmasının sahibi olan Allahû Tealâ’nın seçtikleri kişiler, seçimi hak edenlerdir. Seçilmeyenler ise, seçilmemeyi hak edenlerdir.
Allah tarafından seçilmeyenler, diğer insanlarla olan ilişkilerinde hep insanlara zulmederler. İnsanları Allah’ın yolundan saptırırlar ve bunlar Allah’a ulaşmayı dilemezler. O halde Allah tarafından seçilenler, İnsanları Allah’ın yolundan men etmıyenlerdir. Allah’a isyan etmeyenler ve mahlûkata zulmetmeyenlerdir. Allah tarafında seçilmeyenler ise, Allah’ın kalbinde hayır gormediği, Allah’a isyan eden ve mahlûkata, insanlara zulmedenlerdir.
Birinci basamakta olayların değerlendirilmesi vardır. İkinci basamakta seçilen ve seçilmeyenler vardır. Allah’ın seçtiklerinin imtihana tâbî tutulması söz konusudur. İmtihanı geçenler ve imtihanda kalanlar olur. Allahû Tealâ geçenlere, Allah’a ulaşma dileğini nasip kılar. O halde ilk etapta, Allahû Tealâ’nın o kişinin kalbinde hayrı görmesi ve ikinci etapta, Allahû Tealâ’nın imtihanı söz konusudur. İmtihanı geçenler, Allah’a ulaşmayı dilerler. Ama bu imtihanı geçemeyenler, Allah’ın kalplerinde hayır görmediği kişilerdir bunlar birinci ve ikinci basamakta kalırlar.

Görüyorsunuz ki; üçüncü basamakta o kişi Allah’a ulaşmayı diliyor. Allahû Tealâ, Allah’a ulaşmayı dileyen bu kişinin, gerçekten dileyip dilemediğini en iyi bilendir. Dilemişse, Allahû Tealâ bu kişiye ulaşıyor ve peş peşe ona 12 tane ihsanda bulunuyor:

1.basamak: olaylar
2.basamak : seçilme
3.basamak: Allah’a ulaşmayı dileme
4.basamak: Râhim esmasının tecellisi
5.basamak: Basar hassasının üzerindeki gışavetin  alınması (1. ihsan) (1. furkan)
 Hicabı Mesturenin kaldırılması  (2. ihsan) (2. furkan)
6.basamak: Semi hassasının üzerindeki mührün açılması  (3. ihsan) (3. furkan)
 Vakranın alınmasi  (4. ihsan) (4. furkan)
7.basamak: Kalbin mührünün açılması (5. ihsan) (5. furkan)
 Kalpteki ekinnetin alınması (6. ihsan) (6. furkan), 
 İhbatın konulması (7. furkan)
8.basamak: Kalbe hidayetin konulması  (7. ihsan)
9.basamak: Kalbin Allah’a döndürülmesi (8. ihsan)
10.basamak: Göğsün yarılması, rahmet yolunun açılması (9. ihsan)
11.basamak: Kalbe nurun girmesi (10. ihsan)
12.basamak: Huşu sahibi olmamız (11. ihsan)
13.basamak: Hacet namazıyla mürşidin gösterilmesi (12. ihsan)
14.basamak: Mürşidin önünde tövbe edilmesi

Bu söylediğimiz 12 ihsanı Allahû Tealâ, Kur'ân-ı Kerim’inde hep âyetlerle izah etmiştir. Rahîm esmasının tecellisine baktığımız zaman Allahû Tealâ Yusuf 53’te buyuruyor ki:

12/YUSUF-53: Ve mâ uberriu nefsî, innen nefse le emmâretun bis sûı illâ mâ rahime rabbî, inne rabbî gafûrun rahîm(rahîmun). 
Ve ben, nefsimi ibra edemem (temize çıkaramam). Çünkü; nefs, mutlaka sui olanı (şerri, kötülüğü) emreder. Rabbimin Rahîm esmasıyla tecelli ettiği (nefsler) hariç. Muhakkak ki; Rabbim, mağfiret eden (günahları sevaba çevirendir). Rahîm (rahmet nurunu gönderen, rahmetiyle nefsleri tezkiye ve tasfiye eden)dir.

İşte Rahîm esması ile Allah’ın tecelli ettiği kişi, Allah’dan 12 tane ihsan alan kişidir. İkinci, üçüncü ve altıncı ihsanlar; baş gözlerindeki hicab-ı mesturenin kaldırılması, kulaklardaki vakranın kaldırılması, kalpdeki ekinnetin kaldırılmasıdır. Allahû Tealâ bunları İsra Suresinin 45 ve 46. âyet-i kerimelerinde şöyle açıklıyor:

17/İSRA-45: Ve izâ kara’tel kur’âne cealnâ beyneke ve beynellezîne lâ yu’minûne bil âhıreti hicâben mestûrâ(mestûren).
Sen Kur’ân’ı kıraat ettiğin (okuduğun) zaman, seninle ahirete (ölmeden evvel Allah’a ulaşmaya ve kıyâmet gününe) inanmayanlar arasına hicab-ı mesture kıldık (gözlerinin üzerine, görmelerini engelleyen bir perde koyduk).
17/İSRA-46: Ve cealnâ alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu ve fî âzânihim vakrâ(vakran), ve izâ zekerte rabbeke fîl kur’âni vahdehu vellev alâ edbârihim nufûrâ(nufûren).
O’nu (Kur’ân’ı), fıkıh (idrak) etmelerine karşı, (fıkıh edemesinler diye) kalplerinin üzerine (idrak etmeyi engellemek için) ekinnet ve onların kulaklarına vakra (işitme engeli) kıldık. Ve sen Kur’ân’da Rabbinin tekliğini zikrettiğin zaman, nefretle arkalarına döndüler.

İşte bu muhteva içerisinde görüyoruz ki; Allah’a ulaşmayı dileyen kişi, söylediğimiz bu standartlar içerisindedir. Allahû Tealâ, onun baş gözündeki hicab-ı mestureyi kaldırır; o kişi irşad kademesini görür. Kulaklardaki vakranın alınması ile o kişi, irşad kademesinin sözlerini işitmeye başlar. Kalpteki ekinnetin alınması ile irşad makamının sözlerini algılamaya, kendisine mal etmeye başlar. Daha sonra Allahû Tealâ’nın o kişinin kalbine ulaşması söz konusudur. Kalp, başlangıç noktasında şeytana dönüktür. Allah, kalbi Kendisine çevirir. Allahû Tealâ buyuruyor:

64/TEGABUN-11:  Mâ esâbe min musîbetin illâ bi iznillâh(bi iznillâhi), ve men yu'min billâhi yehdi kalbeh(kalbehu), vallâhu bikulli şey'in alîm(alîmun).       
Allah izin vermedikçe, kimseye bir musîbet isabet etmez. Kim Allah'a âmenû olursa, Allah onun kalbine ulaşır. Ve Allah, herşeyi bilir.

Kaf Suresi 33. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

50/KAF-33: Men haşiyer rahmâne bil gaybi ve câe bi kalbin munîb(munîbin). 
Gaybte Rahmân’a huşû duyan ve (Allah’a) dönük bir kalple (Allah’ın huzuruna) gelenlerdir.

Demek ki; kalp Allah’a dönmese, huşû sahibi olmak mümkün değildir. Kalp Allah’a döner ve Enam 125’e göre Allahû Tealâ, göğüsten kalbe rahmet yolu açar:

6/EN’AM-125: Fe men yuridillâhu en yehdiyehu yeşrah sadrehu lil İslâm(İslâmi), ve men yurid en yudıllehu yec’al sadrehu dayyikan haracen, ke ennemâ yassa’adu fîs semâi, kezâlike yec’alûllâhur ricse alâllezîne lâ yu’minûn(yu’minûne).
Artık Allah kimi hidayete erdirmeyi dilerse onun göğsünü teslime (İslâm’a) açar. Kimi dalâlette bırakmayı dilerse, onun göğsünü semada yükseliyormuş gibi daralmış, sıkıntılı yapar. Böylece Allah, mü’min olmayanların  üzerine pislik (azap, darlık, güçlük) verir.

Böylece altı kalp şartının sahibi olan bir insan söz konusu olur:
1- Kalpteki mühür alınmıştır.
2- Kalbindeki ekinnet alınmıştır.
3- Kalbine ihbatı konmuştur.
4- Kalbe hidayet konmuştur.
5- Kalp Allah’a dönmüştür.
6- Kalbe giden nur yolunu açılmıştır.

Bu kişi zikretmeye başlayacaktır. Zikir, bir şifredir. Bu şifre, Allah’ın katından rahmet ve fazlı onun göğsüne getirir. Bu nurlar, göğüsten açılan yolu takip ederler. Ama kalpte nurlar için bir çekim gücü olan îmân kelimesi henüz bulunmadığı için, içeriye sadece rahmet sızar. Bu sızan rahmet, %2’lik miktarı geçemez. Bu, kişiyi huşû sahibi olmaya götürür. Allahû Tealâ huşû sahibi olan kişiye, hacet namazı kılması halinde, Bakara Suresinin 45. âyet-i kerimesine göre kesin olarak mürşidini göstereceğini garanti eder:

2/BAKARA-45: Vesteînû bis sabri ves salât(sâlâti),  ve innehâ le kebîratun illâ alel hâşiîn(hâşiîne).
(Allah'tan) sabırla ve namazla yardım (istiane) isteyin. Fakat muhakkak ki bu (HACET NAMAZI ile kişiyi Allah'a ulaştıran MÜRŞİD'i sormak), huşû sahibi olanlardan başkasına elbette ağır gelir.

O halde kişi huşûya ulaşmışsa, Allahû Tealâ bu âyet-i kerimenin dizaynı içerisinde ona mürşidi göstereceğine dair söz veriyor. Allah’ın o kişiye mürşidini göstermesi, 12. ihsandır.

Allahû Tealâ mürşidi neden gösteriyor? Mürşid niçin var? Kur'ân’ın muhtevasına baktığımız zaman görüyoruz ki; mürşid, Allah’ın tâbî olmamızı istediği kişidir. Görüyorsunuz ki; burada 12 ihsanı Allah’tan alan kişi, Allah’ın kendisine gösterdiği mürşide tâbî olabilir. Ancak tıpkı 14 asır evvel olduğu gibi münafıklar da var. Münafıklar, İslâm’ı yaşamak istemeyen kişilerdir. İslâm’ı yaşamayanlar için, İslâm standartları içerisinde kaldıkları süre içerisinde, Allahû Tealâ Tevbe Suresinin 29. âyet-i kerimesinde şöyle buyuruyor:

9/TEVBE-29: Kâtilûllezîne lâ yu’minûne billâhi ve lâ bil yevmil âhıri ve lâ yuharrimûne mâ harremallâhu ve resûluhu ve lâ yedînûne dînel hakkı minellezîne ûtûl kitâbe hattâ yu’tûl cizyete an yedin ve hum sâgirûn(sâgirûne).
Kitap verilenlerden Allah’a ve yevm’il âhire inanmayan kimselerle ve Allah’ın ve O’nun resûlünün haram ettiğini haram etmeyenlerle ve hak dîni dîn edinmeyenlerle, onlar küçük düşüp cizyeyi elleriyle verinceye kadar savaşın.

Onlar cizye vermekle mükelleftirler. Yani İslâm’ın içerisinde küfrün hayatını sürdürmek istiyorlarsa, mutlaka “cizye” denilen bir vergiyi vermek durumundalar. Ama bu münafıklar, bu “cizye” denilen vergiden kurtulmak istiyorlar. O zaman kendilerince bir yol bulmuşlar ve hileye başvuruyorlar. “Biz İslâm görünelim, böylece cizye denilen vergiden kurtuluruz.” diye düşünüyorlar. Bir kısmı da, daha evvel müslümanlara çok eziyet ettikleri için korkuyorlar. O halde münafıklar da iki grup:
1- Canlarını korumak isteyenler ve böylece tâbî olanlar
2- Mallarını korumak isteyenler ve böylece tâbî olanlar

İşte canlarını ve mallarını korumak isteyen, gayeleri Allah’a ulaşmak niyeti olmayan bu münafıklar, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e tâbî olmuşlar. Allahû Tealâ iki âyet-i kerimede onların özelliklerini veriyor. Allahû Tealâ Hucurat 14 ‘te şöyle buyuruyor:

49/HUCURAT-14: Kâletil a’râbu âmennâ, kul lem tu’minû ve lâkin kûlû eslemnâ ve lemmâ yedhulil îmânu fî kulûbikum, ve in tutîullâhe ve resûlehu lâ yelitkum min a’mâlikum şey’â(şey’en), innallâhe gafûrun rahîm(rahîmun).  
Araplar dediler ki: “Biz mü’min olduk.” (Habibim) de ki: “Mü’min olduk, demeyin. Lâkin; İslâm (dairesine) girdik, deyin. Çünkü kalplerinizin içine îmân girmedi (îmân yazılmadı). Ve eğer Allah’a ve resûlüne itaat ederseniz, amellerinizden bir şey eksilmez. Allah Gafur’dur, Rahîm’dir.”

O zaman, mürşide iki nevi insan tâbî olabilir. İhsanla tâbî olanların kalplerine mutlaka Allah îmânı yazıyor. İhsanla tâbî olmayanların kalplerine, Hucurat 14’te açıklandığı gibi îmân girmiyor.
O halde İslâm’ın olmazsa olmaz şartı, ihsanla tâbiiyettir. 12 ihsanla mürşide tâbî olanlar, kurtuluşa ulaşırlar. İhsanla tâbiiyet olmasa, yine onlar için kurtuluş söz konusu değildir. O halde işin başında ihsanla tâbiiyet gelir.
Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e sahâbe soruyor: “Ey Allah’ın Resûlü! Bugün bizler sana tâbîyiz ve böylece kurtuluşa ulaşıyoruz. Ama yarın sen Rabbimize kavuştuğun zaman, biz insanlar ne yapacağız?” Peygamber Efendimiz (S.A.V) şöyle cevaplıyor: “Benim sahâbem, gökteki yıldızlar gibidir. Hangisine tâbî olursanız, hidayete erersiniz.”
Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, Allah’ın irşadla vazifeli kıldığı sahâbeyi gösteriyor ve tâbî olmalarını istiyor: “Hangisine tâbî olursanız, hidayete erersiniz.” diyor. Ama Yüce Rabbimiz Kur'ân-ı Kerim’de bu tâbiiyetin bir özelliğini Tevbe Suresinin 100. âyet-i kerimesinde şöyle veriyor :

9/TEVBE-100: Ves sâbikûnel evvelûne minel muhâcirîne vel ensâri vellezînettebeûhum bi ıhsânin radıyallâhu anhum ve radû anhu ve eadde lehum cennâtin tecrî tahtehel enhâru hâlidîne fîhâ ebedâ(ebeden), zâlikel fevzul azîm(azîmu).
O sabikûn-el evvelîn (evvelki hayırlarda yarışanlardan ulûl'elbab, ihlâs ve salâh makamlarını, en üst üç makamı işgal edenler), onların bir kısmı muhacirînden (Mekke'den Medine'ye göç edenlerden), bir kısmı ensardan (Medine'deki yardımcılardan) ve bir kısmı da onlara (ensar ve muhacirîne) ihsanla tâbî olanlardandı. (Sahâbe, irşad makamına sahip oldukları için onlara tâbî olundu.)  Allah, onlardan razı ve onlar da O'ndan (Allah'tan) razıdır. Onlara Allah, altlarından ırmaklar akan cennetler hazırladı ve orada ebediyyen kalacaklardır. İşte bu, en büyük (azîm) mükâfattır.

Muhacirîn, Mekke’de Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz tâbî olan ve Medine’ye göç edenler, hicret edenlerdir. Ensar, Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e Medine’de tâbî olanlar ve hicret edenlere yardım edenlerdir. İki grup da irşada ulaşmıştır. O halde Allahû Tealâ, konuyu bütün özelliği ile ortaya koyuyor; ihsanla tâbî olmak.
Günümüzde insanlar diyorlar ki “Sen mürşide tâbî olmazsan, cehenneme gidersin.” O da düşünüyor: “Hemen kendime kısa yoldan bir mürşid bulayım ve ona tâbî olayım.” Böyle bir insan tâbî olursa kurtuluşa ulaşabilir mi? Kesinlikle hayır. Tıpkı 14 asır evvel, nasıl münafıklar canlarını korumak, mallarını korumak için istemişlerse, bugün insanlar aynı şekilde böyle bir yolla tâbiiyeti gerçekleştirebilirler. “Biz cehenneme girmeyelim, aman gidelim, hemen bir mürşide tâbî olalım.” diye düşünürlerse, asla kurtuluşa ulaşamazlar. Kurtuluşa ulaşabilmeleri, ancak kalben Allah’a ulaşmayı dilemelerine bağlıdır. Çünkü Allahû Tealâ, kalbe bakıyor. Kalben kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah mutlaka onlara 12 tane ihsanı veriyor ve o kişi mürşidine 12 tane ihsanla tâbî oluyor. Yani ihsanla tâbiiyetini gerçekleştiriyor.
O halde günümüz İslâm tatbikatının içerisinde ihsanla tâbiiyet unutulmuş, tatbikattan çıkartılmıştır. İslâm’ın 5 şartı kimleri kurtuluşa ulaştırır? İhsanla tâbiiyetini gerçekleştiren insanları kurtuluşa ulaştırır. Ama ihsanla tâbiiyetini gerçekleştirmeyen hiç kimseyi, İslâm’ın 5 şartı kurtaramaz. O zaman günümüz İslâm tatbikatında yerine oturtulması gereken yegâne olay, ihsanla tâbiiyettir.
İhsanla tâbiiyetini o kişinin gerçekleşebilmesi için Allah ne istiyor? Allah, sadece bir dilek istiyor; kalben Allah’a ulaşmayı dilemek. Gerisini tamamen Allah gerçekleştiriyor. Allahû Tealâ, o kişinin kalbinde Allah’a ulaşma dileğini görürse, peş peşe 12 tane ihsanı Allah gerçekleştiriyor. Onikinci ihsan, Allah’ın tâbî olunmasını istediği mürşidi göstermesidir. Kişi Allah’ın gösterdiği mürşide gidip tâbî olursa, Allahû Tealâ ona 7 tane ni’met verir:
Birinci ni’met: Huzur namazının imamının ruhu, o kişinin başının üzerine gelir, yerleşir. Mü’min Suresi 15. âyet-i kerimesinde Allah şöyle buyuruyor:

40/MU'MİN-15: Refîud derecâti zul arş(arşi), yulkır rûha min emrihî alâ men yeşâu min ıbâdihî li yunzire yevmet telâk(telâkı).  
Dereceleri yükselten ve arşın sahibi olan Allah, kullarından (Kendisine ulaştırmayı) dilediği kişinin (Allah'a ulaşmayı dilediği için Allah'ın da Kendisine ulaştırmayı dilediği kişinin) üzerine (başının üzerine) Allah'a ulaşma gününün geldiğini (o kişinin ruhuna) ihtar etmek için, emrinden (Allah'ın emrini tebliğ edecek) bir ruh ulaştırır.

Bu ruh, şeytanın ihvasına, azgınlıklarına, şeytanın zülmanî ilmine karşı o kişiyi korur. İşte Rad Suresi 11. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

13/RAD-11: Lehu muakkibâtun min beyni yedeyhi ve min halfihî yahfezûnehu min emrillâh(emrillâhi), innallâhe lâ yugayyiru mâ bi kavmin hattâ yugayyirû mâ bi enfusihim, ve izâ erâdallâhu bi kavmin sûen fe lâ meredde leh(lehu), ve mâ lehum min dûnihî min vâl(vâlin).
Onları (o kavimdekileri), önünden ve arkasından (önden arkaya doğru uzanan) takip edenler (devrin imamının ruhları) vardır. Allah'ın emrinden olup, onları korurlar. Muhakkak ki; Allah, onlar nefslerinde olan şeyi (hidayette kalma konusundaki niyetlerini) bozmadıkça, bir kavimde olan şeyi bozmaz (devrin imamının ruhunu başlarının üzerinden almaz). Ve Allah, bir kavme ceza vermeyi dilediği zaman, artık onu reddedecek (mani olacak kimse) yoktur. Ve onlar için, ondan başka koruyan bir dost yoktur.

İkinci ni’met olarak; Mücâdele 22’de açıklandığı gibi Allah, o kişinin kalbine îmânı yazıyor:

58/MUCADELE-22: Lâ tecidu kavmen yu'minûne billâhi vel yevmil âhıri yuvâddûne men hâddallâhe ve resûlehu ve lev kânû  âbâehum ev ebnâehum ev ihvânehum ev aşîretehum, ulâike ketebe fî kulûbihimul îmâne ve eyyedehum bi rûhin minh(minhu), ve yudhıluhum cennâtin tecrî min tahtihel enhâru hâlidîne fîhâ, radıyallâhu anhum ve radû anh(anhu), ulâike hizbullah(hizbullahi), e lâ inne hizballâhi humul muflihûn(muflihûne). 
Allah'a ve ahiret gününe (ölmeden evvel Allah'a ulaşmaya) îmân eden kavmi, Allah'a ve resûlüne karşı gelenlerle sevişir bulamazsın. Velev ki; onlar, babaları veya oğulları veya kardeşleri veya aynı aşiretten olsun. Onların kalplerine îmân yazılır. Ve onlar, Allah'ın katından (orada eğitilmiş olan) bir ruhla (devrin imamının ruhunun başlarının üzerine yerleşmesi ile) desteklenirler ve altlarından ırmaklar akan cennetlere konurlar. Orada ebediyyen kalacaklardır. Allah onlardan razıdır, onlar da Allah'tan razıdırlar. İşte onlar, Allah taraftarıdırlar. Ve muhakkak ki; Allah, taraftarları kurtuluşa (felâha) erenlerdir.

Kimin kalbine îmân yazılıp, yazılmadığını söylemiştik. İhsanla tâbî olanların kalplerine îmân yazılıyor, ihsanla tâbî olmayanların kalplerine îmân yazılmıyor. O halde insanlar Allah'ı ve mü’minleri, Allah’ın resûlünü aldatmaya çalışıyorlar, ama kimseyi aldatamıyorlar. Sadece kendilerini aldanıyorlar.
Üçüncü ni’met, ihsanla tâbî olan kişilerin o güne kadar işlemiş oldukları bütün günahların, sevaba çevrilmesidir. Ayrıca bı noktadan itibaren Allah, 1’e 100’den 1’e 700’e kadar varan yardımları vermeye başlar.
Allahû Tealâ buyuruyor:

25/FURKAN-70: İllâ men tâbe ve âmene ve amile amelen sâlihan fe ulâike yubeddilullâhu seyyiâtihim hasenât(hasenâtin), ve kânallâhu gafûren rahîmâ(rahîmen).   
Ama (mürşidin önünde) tövbe eden ve (mürşidin önünde tövbe etmek suretiyle kalbine îmân yazıldığı için) mü’min olan ve (aynı sebeple) nefsi ıslâh edici ameller işleyen kişinin Allah, günahlarını sevaba çevirir. Ve Allah, günahları sevaba çeviren ve rahmet gönderendir.

Her zaman Efendimiz şöyle buyuruyor: “İnsanlar, yaptıkları günahlardan nedamet duyarak, ‘Rabbim ben şu günahı işledim, affet’ derler, ama Allahû Tealâ’nın Kur'ân-ı Kerim’de affedeceğine dair bir garantisi yoktur. Ama kim ihsanla, Allah’ın kendisi için tayin ettiği mürşide tâbî olursa, o güne kadar işlemiş olduğu bütün günahları Allahû Tealâ affedeceğinin değil; sevaba çevireceğinin garantisini verir.” Yani mürşid önünde yapılan tövbenin garantisi vardır. Ama kişinin kendi kendine yaptığı tövbeyi, Allah’ın kabul edeceğine dair bir garanti yoktur. Kabul edebilir de, kabul etmeyebilir de. Bir üçüncü tövbe var ki o zaten Allah’ın daveti ile oluşur. Onu insan kendi kendine yapamaz. O halde insanın günahları varsa, bundan nedamet duyuyorsa, tövbeye başvurması lâzımdır.
Bir kere daha özetleyecek olursak; 3 çeşit tövbe vardır. Tövbe-i Nasuh, Allah’ın daveti ile oluşur. Allah davet etmeyince, kişinin onu kendi kendine yapması zaten mümkün değildir. Geriye kalan 2 tövbeden bir tanesi, mürşid önünde yapılan tövbe, bir diğeri de kişinin kendi kendisine yaptığı tövbedir. Kişinin kendi kendine yaptığı tövbede, Allahû Tealâ’nın affetme yönünde bir garantisi yoktur. Ama kim Allah’a ulaşmak niyeti ile Allah’ın tayin ettiği mürşidin önünde tövbe ederse, Allah’ın verdiği garanti vardır. Az önce bahsettiğimiz Furkan Suresi 70. âyet-i kerimesinde, Allahû Tealâ bu konuyu kesinleştiriyor. 
Dördüncü ni’met olarak; ruhumuz bizden ayrılır, Sıratı Mustakîm’e ulaşır. Allahû Tealâ, ruhun hidayetini Nebe 39’da açıklamaktadır:

78/NEBE-39: Zâlikel yevmul hakk(hakku), fe men şâettehaze ilâ rabbihî meâbâ(meâben).
İşte o gün (mürşidin eli Hakk'a ulaşmak üzere öpüldüğü ve ona tâbî olunduğu gün), Hakk günüdür. Dileyen (Allah'a ulaşmayı dileyen) kişi, kendisini Rabbine ulaştıran (yolu, Sıratı Mustakîm'i) yol ittihaz eder (edinir). (Allah'a ulaşan kişiye Allah), meab (sığınak, melce) olur.

Beşinci ni’met: Kişi nefs tezkiyesine başlar.
Altıncı ni’met: Fizik beden şeytana kul olmaktan kurtulup, Allah’a kul olmaya başlar.
Yedinci ni’met: İrademiz, nefsimizin afetlerinin azalmasına paralel olarak güçlenir.

O halde görüyorsunuz ki; kişiye düşen, sadece Allah’a ulaşma dileğidir. O kişi Allah’a ulaşmayı dilediği an, Allah kesinlikle 12 tane ihsan veriyor. 12. ihsan, mürşidin görülmesidir. O kişi gidip mürşide tâbî olursa, Allahû Tealâ 7 ni’meti veriyor. Artık o kişi, İslâm’ın 5 şartını zorlanmadan, severek zaten yerine getiriyor. O halde İslâm’ın 5 şartı kimleri kurtuluşa ulaştırır? İhsanla mürşidine tâbî olanları kurtuluşa ulaştırır. Kimleri kurtuluşa ulaştırmaz? İhsan ile tâbî olmayanları kurtuluşa ulaştırmaz.
İşte 14 asır evvel o Arap bedevi, mürşidlerin hası Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e o suali soruyor. %100 ihtimalle, Peygamber Efendimiz (S.A.V) ‘e tâbî olduktan sonra bu soruyu soruyor. Nitekim bunu destekleyen bir başka olay daha var ve kaynaklar onu da şöyle kaydediyor: Hayber kalesinin fethinde, sahâbe ve Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz kaleyi kuşatmışlar. Dışarıda o kale içerisinde muhasara altında olan insanların koyunlarını güden bir çoban var. Durumu öğreniyor ve geliyor Peygamber Efendimiz (S.A.V)’e diyor ki: “Ben bu ana kadar gördüğün gibi şu an muhasara altında olan insanların koyunlarını güdüyorum. Onlar bana ücret veriyordu, şimdi ben bunları bırakıp Sana tâbî olursam ücretim nedir?” Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz de diyor ki: “Cenneti vaadediyorum.”
Şimdi Kur'ân âyetleri ile Peygamber Efendimiz (S.A.V)’in hadîslerini birleştirdiğimiz zaman görüyoruz ki; kesinlikle ihsanla tâbî olunması halinde kurtuluş mutlaktır. Peygamber Efendimiz (S.A.V) boşuna söylememiş: “Bir gün benim hadîslerim tartışma konusu olacaktır.” Yani farklı manaya çekenler olacaktır, farklı şekilde yorumlayanlar olacaktır. “Böyle olaylar tahakkuk ettiği günlerde Kur'ân-ı Kerim’e bakınız. Kur'ân-ı Kerim’e aykırı bir hadîsim olamaz.”
Şimdi bütün bu muhteva içerisinde, biz bunları birleştirir de Kur'ân-ı Kerim’e bakarsak şöyle bir neticeye ulaşıyoruz: Kurtuluş için, ihsanla tâbî olmak gerek. İhsanla tâbî olmanın da bidâyetinde, Allah’a ulaşmayı dilemek vardır. O halde görüyorsunuz ki; Allahû Tealâ insanların yolunu çok ama çok kolaylaştırmıştır. Sadece ve sadece  uğruna kâinatı yarattığı insana sesleniyor: “Sen Bana ruhen ulaşmayı dile. Kesinlikle 21. Basamağa kadar olan kısmını, Ben senin için mutlaka gerçekleştiririm. Seni evliyam yaparım. Seni mutlaka Allah’ın velîleri arasına getiririm. Sen ermişlerden olursun.”
O halde basit bir dilekle Allah’a ermek, Allah’ın velîsi olmak mümkündür. Günümüz İslâm tatbikatında, insanlara velîden bahsedildiği zaman: “Velîler vardı, ama o eskidendi. Şu an velî yoktur.” deniliyor. O zaman bu sözle, aslında kendilerinin de nerede olduklarını ispat ediyorlar. Kısacası “Velîler eskiden vardı, şimdi yok.” demek, “Şimdi biz İslâm’ı yaşamıyoruz” demektir. Ama farkında değiller. Çünkü İslâm’ı yaşamak, velâyetle gerçekleşir. İslâm demek, Allah’ın velîsi olmak demektir. Allahû Tealâ “Eğer bidâyette, kim Allah’a ulaşmayı dilerse, o Benim velîm olur ve Ben onu evliyam yaparım.” diyor. Allah, vaadinden caymaz. Allah’ın sözünde hulf yoktur. Daha sonra o velî, dünya saadetinin tamamını elde etmek için gayret sarf edecektir. Gayreti oranında da, Allahû Tealâ’dan mükâfat alacaktır.
Öyleyse görüyorsunuz ki; ihsanla tâbiiyet, konunun mutlak odak noktasını teşkil ediyor. İhsanla tâbiiyet, olmazsa olmaz bir koşuldur. İnsan Allah’a ulaşmayı dilerse, mürşidine ihsanla tâbî olamaz mı? Hayatta kaldığı süre içerisinde mutlaka tâbî olur; ama bir insan Allah’a ulaşmayı dilemediği takdirde, ne yaparsa yapsın, yüz tane mürşide tâbî olsa da kurtuluş söz konusu değildir. O halde ihsanla tâbî olmak gerekmektedir.
İhsan, Allah’a ulaşma dileğini ifade ediyor. Tâbiiyet, Allah’ın gösterdiği mürşide bağlanmayı ifade ediyor. Kur'ân-ı Kerim’deki kurtuluşun yegâne sözcüğü olan iki kelime var; ihsanla tâbî olmak. İhsan: Allah’a ulaşmayı dileme. Tâbiiyet: Allah’a ulaşmayı dileme. Mürşid yoksa, insanlar için kurtuluş söz konusu değildir.
Bugün İslâm tatbikatında bunların hiçbirisi yoktur ve insanlar ne yazık ki büyük bir aldanmanın içindedirler. Dolayısıyla “Bizim aklımız var, biz yeteriz.” diyenler, aslında akletmeyenlerdir. Çünkü kişi Allah’a ulaşmayı dilemezse, ihsanla mürşidine tâbî olmazsa, o kişi akleden birisi değildir. Allahû Tealâ Kur'ân-ı Kerim’de bunu net olarak ispat ediyor. Allahû Tealâ, Mülk Suresinin 8, 9 ve 10. âyet-i kerimelerinde şöyle buyuruyor:

67/MULK-8: Tekâdu temeyyezu minel gayz(gayzi), kullemâ ulkıye fîhâ fevcun seelehum hazenetuhâ e lem ye'tikum nezîr(nezîrun).  
(Cehennem) nerede ise öfkesinden çatlayacak gibi olur. Herbir grup cehenneme atıldığında, cehennem bekçileri (vazifelileri) onlara: "Size nezir (ikaz edici, uyarıcı) gelmedi mi?" derler.
67/MULK-9:  Kâlû belâ kad câenâ nezîrun fe kezzebnâ ve kulnâ mâ nezzelallâhu min şey'(şey'in), in entum illâ fî dalâlin kebîr(kebîrin).       
(Cehenneme atılanlar) derler ki: "Evet, andolsun ki bize nezir geldi. Ama biz, onu yalanladık ve Allah, hiçbir şey indirmemiştir, dedik ve siz, büyük bir sapıklık içindesiniz, dedik.”
67/MULK-10: Ve kâlû lev kunnâ nesmau ev na'kılu mâ kunnâ fî ashâbis saîr(saîri). 
Ve derler ki: "Eğer biz işitmiş ve akletmiş (idrak etmiş) olsaydık burada ateş ehlinin içinde mi olurduk?"

Cehennemlikler, cehennemin kapılarından girdiklerinde, cehennemin bekçileri onlara bir sual soruyorlar: “Yaşadığınız zaman dilimi içerisinde Allah’ın mürşidleri gelmedi mi? Nezirler gelmedi mi?” Cevap: “Nezirler geldiler, biz onları yalanladık. Biz Allah bir şey indirmemiştir dedik. Ve onları böyle büyük bir sapıklıkla suçladık.” Yani ihsanı böylece devreden çıkartıyorlar.
Öyleyse akledenler, mutlaka kurtuluşa ulaşanlardır. Akletmeyenler, Allah’a ulaşmayı dilemeyenlerdir. Onların gideceği yer cehennemdir.

 


Tarih: 11:28, 7/9/2005
Bağlantı

Kur’ân’daki İslâm’la, Bugünkü İslâm’ın Karşılaştırılması

Yeminler
 TARİHİ   : 03/04/2002

 Günümüz İslâm yaşantısının içerisinde insanların ne misakden, ne ahdden, ne de yeminden haberleri vardır. Her şeyden evvel bütün insanlar, insanın sadece iki vücuttan ibaret olduğunu biliyorlar. Kime sual sorarsanız sorun, alacağınız cevap şudur:  “Bir insan, bir fizik beden ve bir de ruhtan ibarettir.” O zaman biraz daha ötede bir sual sorduğunuz zaman: “İnsan şerri işlediği zaman, şerri ruh mu işliyor?” Verdikleri cevap şöyledir: “Evet. Ruh, şerri işlerse “habis ruh”, ruh hayrı işlerse “tayib ruh” adını alır.”
 İşte bu noktadan itibaren insanlar Kur’ân’daki İslâm’dan ayrılıyorlar. Çünkü bizi yaratan Yüce Rabbimiz, Hatem-ül Enbiya Hz. Muhammed (S.A.V) Efendimiz’e miras bıraktığı Kur’ân-ı Kerim muhtevası içersinde, insanların üç vücuttan müteşekkil olduğunu, bütün insanları üç vücutta yarattığını âyetlerle kesin bir biçimde bizlere açıklıyor
 Şu anda bu dünya hayatını fizik şartları içinde yaşıyoruz ve bu dünya âlemine ait olan bir fizik bedenle Allahû Tealâ bizi yaratmış. İşte Hicr Suresinin 26. âyet-i kerimesinde buyuruyor ki:

15/HİCR-26: “Ve le kad hâlâknel insâne min salsâlin min hamein mesnûn(mesnûnin).”
Andolsun ki; Biz insanı, “hamein mesnûn olan salsalinden” (standart insan şekli verilmiş ve organik dönüşüme uğramış salsalinden) yarattık.

 İşte “hâlâka” fiiliyle yaratılan, bu dünya âlemine ait olan ve Kur’ân-ı Kerim’de “vech” kelimesiyle tanımlanan bir fizik bedenimiz var. Bu “fizik beden”, ruh ve nefsimiz için bir mekân, bir evdir. İşte bu fizik bedenimizi mekân tutan nefsimiz için Allahû Tealâ Şems Suresinin 7. âyet-i kerimesinde buyuruyor:

91/ŞEMS-7: Ve nefsin ve mâ sevvâhâ.     
Yemin ederim ki; o nefs, sevva edildi (7 kademede).

 Öyleyse dizayn edilen bir nefsimiz var.
 Fizik bedenimiz, Zahiri âleme aittir. Nefsimiz bu fizik âlemin varlığı değil, Berzah âleminin varlığıdır. Fizik bedenimizin “salsalin” denilen kuru topraktan, şekillenebilir balçıktan yaratılmasına karşılık, nefsimiz enerji bedenimizdir.
 Emr âleminin standartlarına tâbî ruhu, Allah bize üfürmüştür. Ruhumuz için, Allahû Tealâ Secde 9’da şöyle buyuruyor:

32/SECDE-9: Summe sevvâhu ve nefeha fîhi min rûhihî ve ceale lekumus sem’a vel ebsâre vel ef’ideh(ef’idete), kalîlen mâ teşkurûn(teşkurûne).  
Sonra (Allah), onu dizayn etti ve onun içine (vechin, fizik vücudun içine) ruhundan üfürdü ve onu (onun nefsinin kalbine) sem’î (kalbin işitme hassası), basar (kalbin görme hassası) ve fuad (kalbin idrak etme hassası) hassalarına (sahip) kıldı. Ne kadar az şükrediyorsunuz.

 Öyleyse Zahiri ait olan bir fizik beden, Berzah âlemine ait olan bir nefs (enerji beden) ve Emr âleminin standartlarında bize üfürülen bir ruh vardır. Hepimiz Allah tarafından bir üçlüyle yaratılmışız. Üç vücudumuz da ezelde Allah’a kendi iç yapılarına uygun olarak, eda edecekleri fonksiyona bağlı olarak yeminler vermiştir. Ruhumuz Allah’a “misak”, fizik bedenimiz Allahû Tealâ’ya “ahd” ve nefsimiz Allah’a “yemin” vermiştir.
 Allahû Tealâ bu üçlü yapıya bir de serbest irade ekliyor. Üç vücut, serbest irade ve aklın sahibi olarak dünya hayatına başlıyoruz. Sadece üç vücut, serbest irade ve akıl standartları içerisinde kalırsak, hiçbirimizin hidayete ermesi mümkün değildir. Çünkü yapı itibariyle nefsimiz tamamen karanlıklardan müteşekkil, 19 tane afetle mücehhezdir. Ruhumuz, Allah’ın emrinden 19 hasletle mücehhezdir ve Allah’ın bizdeki temsilcisidir.
 Fizik bedenimiz, ruh ve nefs için bir mekândır. Fizik bedenin kumandasındaki akıl, beyin vasıtasıyla fizik bedene kumanda eder. Ve aklın iki müşavirinden bir tanesi ruh, diğeri nefsdir. Nefs, kalbindeki 19 afetten kaynaklanan telkinler ile aklı ikna etmeye çalışır. Ruh, yapısındaki 19 hasletten kaynaklanan taleplerle akla ulaşır, aklı ikna etmeye çalışır. Ve sonuçta aklın vereceği bir karar söz konusudur.
 Başlangıç noktasında şeytana açılan bütün kapılar açık, Allah’a açılan bütün kapılar kapalıdır. Yaratılışımızda, baş gözlerimiz üzerinde hicab-ı mesture, kulaklarımızda vakra, kalbimizde ekinnet vardır. Yani Allah’ın irşadla vazifeli kıldığı kişiyi gözümüz perdeli olduğu için görmüyoruz. İrşadla vazifeli olduğu resûlün sözlerini işitmiyoruz. Ve kalbimizde ekinnet sebebiyle idrak edemiyoruz.  Buna karşılık, şeytanın taleplerine gözümüz, kulaklarımız, kalbimiz açıktır. Yani şeytanın bütün taleplerini %100 yerine getiren bütün standartların sahibiyiz. Bu sebeple genellikle nefs, aklı ikna eder ve insanlar şerr işlerler.
 Ama Allah, bâtıl ve boş bir şey yaratmaktan münezzehtir. Allah, insanı şerri işlesin, huzursuz ve mutsuz olsun diye yaratmadı. Onları hayır işlesin, bu dünyada da mutlu olsun, ahirette de en üst seviyedeki cennete ulaşsın diye yarattı. Öyleyse insan başı boş, boşuna yaratılmamıştır.
 Kur’ân-ı Kerim’in muhtevasına baktığımız zaman Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

17/İSRA-15: Menihtedâ fe innemâ yehtedî li nefsih(nefsihî), ve men dalle fe innemâ yadıllu aleyhâ, ve lâ teziru vâziretun vizre uhrâ, ve mâ kunnâ muazzibîne hattâ neb’ase resûlâ(resûlen).
Kim hidayete erdiyse sadece kendi nefsi için (nefsini tezkiye ettiği için) hidayete erer. Öyleyse kim dalâlette ise sorumluluğu sadece kendi üzerinde olarak dalâlette kalır. Yük taşıyan (günahı yüklenen) bir kimse, bir başkasının yükünü (günahını) yüklenmez.Ve Biz,bir resûl göndermedikçe “azap edici ” olmadık.

 O halde kesinlikle başlangıç noktasında üç vücut, serbest irade ve aklın sahibi olarak kendi imkânlarımızla hidayet yolunu bulmamız ve hidayete ermemiz mümkün değildir. Bu muhtevayı vermesi hasebiyle da Allah : “Ben resûl göndermesem azap etmem.” diye buyurmaktadır. O halde üç vücut, serbest irade ve aklın sahibi olarak yaratılmış insana, yaşadıkları kavmin içerisinde Allah’ın irşadla vazifeli kıldığı resûlü de eklememiz lâzımdır. Resûlle bizim aramızdaki ilişki nedir? Resûl iradesini, Allah’ın iradesine teslim ettiği için %100 Allah’ın kendisine tebliğ ettiği görevi yapar. Resûlün görevlerine baktığınız zaman; bu resûl kavmin resûlüyse 4 tane görevi vardır:

1. Âyetleri tilâvet etmek.
2. Nefs tezkiyesi.
3. Kitab’ın öğretilmesi.
4. Hikmetin öğretilmesi.

 Birinci etapta resûlün Allah’ın âyetlerini kıraat etmesi söz konusudur. Akabinde kim Allah’a ulaşmayı dilerse, o zaman resûl birinci görev tarzında onlara Allah’ın âyetlerini tilâvet eder. Bu muhteva içerisinde evvelâ yeminlerimizi bize hatırlatır. Çünkü ezelde bu dünya hayatına gelmeden evvel Allahû Tealâ hepimizi huzuruna toplamıştır. A’raf suresinin 172. âyet-i kerimesinde Allahû Tealâ şöyle buyuruyor:

7/A’RAF-172: Ve iz ehaze rabbuke min benî âdeme min zuhûrihim zurriyyetehum ve eşhedehum alâ enfusihim, e lestu biRabbikum, kâlû belâ, şehidnâ, en tekûlû yevmel kıyâmeti innâ kunnâ an hâzâ gâfilîn(gâfilîne).
Ve kıyâmet günü, gerçekten biz bundan gâfildik (gâfilleriz) dersiniz diye (dememeniz için), senin Rabbin, Âdemoğullarının sırtlarından onların zürriyetlerini aldığı zaman onları, nefsleri üzerine şahit tuttu. (Allahû Tealâ şöyle buyurdu): “Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” Dediler ki: “Evet, (Sen, bizim Rabbimizsin), biz şahit olduk.”

 Ruhumuz Allah’a misak, fizik bedenimiz Allah’a ahd ve nefsimiz Allah’a yemin veriyor. Ama biz bu dünyaya geldiğimiz an bunları unutuyoruz. Ama Yüce Rabbimiz bizim yaşadığımız zaman dilimi içerisinde vazifeli kıldığı resûl vasıtasıyla bir kere daha misakimizi, ahdimizi, yeminimizi hatırlatıyor.
 Misakimizin hatırlatıldığı âyet-i kerime Rad Suresinin 20. Ve 21. âyet-i kerimesidir:

13/RAD-20: “Ellezîne yûfûne bi ahdillâhi ve lâ yenkudûnel misâk(misâka).”
Onlar, Allah’ın ahdini (nefslerinin yeminini, ruhlarının misakini ve vechlerinin ahdini) ifa ederler (yerine getirirler). Ve misaklerini (ruhlarının Allah’a ezelde verdiği ölümden evvel Allah’a ulaşma yeminini) bozmazlar.
13/RAD-21: “Vellezîne yasılûne mâ emerallâhu bihî en yûsale ve yahşevne rabbehum ve yehâfûne sûel hisâb (hisâbi).”
Ve onlar Allah’ın (ölümden evvel), Allah’a ulaştırılmasını emrettiği şeyi (ruhlarını), O’na (Allah’a) ulaştırırlar. Ve Rab’lerine karşı huşû duyarlar ve kötü hesaptan (cehenneme girmekten) korkarlar.

 Eğer bir insan ahdini yerine getirmişse, daha evvel mutlaka misakini yerine getirmiştir. Aksi takdirde bu sonuç elde edilemez. Misakini yerine getiren kişi; Allah’ın, Allah’ın Zat’ına ulaştırılmasını emrettiği ruhu Allah’a ulaştırmıştır, Allah’a vasıl etmiştir, vuslata ermiştir.
 Ahdimizin hatırlatıldığı âyet-i kerime Yasin Suresinin 60. ve 61. âyet-i kerimeleridir:

36/YASİN-60: E lem a'had ileykum yâ benî âdeme en lâ ta'buduş şeytân(şeytâne), innehu lekum aduvvun mubîn(mubînun).     
Ey Âdemoğulları! Ben, sizlerden şeytana kul olmayacağınıza dair ahd almadım mı? Muhakkak ki; o (şeytan), size apaçık bir düşmandır.
36/YASİN-61: Ve eni'budûnî, hâzâ sırâtun mustekîm(mustekîmun).
Ve Ben, sizden Bana kul olmanıza (dair ahd almadım mı?) Bu da Sıratı Mustakîm (üzerinde bulunmak)tır.

 Nefsimizin yemini Allah, Mudessir Suresinin 38, 39 ve 40. âyet-i kerimelerinde hatırlatılıyor:

74/MUDESSİR-38: Kullu nefsin bimâ kesebet rehîneh(rehînetun).  
Bütün nefsler, iktisap ettikleri dereceler itibariyle rehinedirler.
74/MUDESSİR-39: İllâ ashâbel yemîn(yemîni).   
Yemin sahipleri (yeminlerini yerine getiren nefsler) hariç.
74/MUDESSİR-40: Fî cennât(cennâtin), yetesâelûn(yetesâelûne).  
Onlar cennette olacaklar. Birbirlerine sorarlar.

 Öyleyse Allah’ın resûlü, bu âyetleri kıraat ederek bizlere ezelde ruhumuzun Allah’a verdiği misaki, fizik bedenimizin verdiği ahdi ve nefsimizin verdiği yemini hatırlatıyor. “Başıboş yaratılmadınız, boşuna yaratılmadınız. Allah ile olan anlaşmanızı, taahhüdünüzü ahdinizi yerine getirin.” diye anlatıyor.
 Bu muhteva içerisinde vücut ülkesinde başlangıç noktasında %100 Allah’ı temsil eden ruhtur. Ruh, vücut ülkesinde bir pusuladır. Ruh ne derse, aslında onu yapmamız gerekir. Ruh amir, nefs memurudur. Ruh, ezelde Allah’a verdiği misakin muhtevasını biliyor. Mutlaka dünya hayatını yaşarken Allah’a ulaşması gerektiğini biliyor. Ve bu talebi sürekli akla ulaştırıyor. Belki içinizden birileri: “O zaman ruh hemen kendi kendine Allah’a ulaşsın.” diyebilir.
 İşte Allahû Tealâ bu üçlü yapıyı boşuna insanda bir araya getirmedi. Nasıl ruhun Allah’a karşı görevi varsa, vücut ülkesinde nefse karşı da görevi vardır. Ruh Allah’a karşı görevini, ancak nefsi tezkiye ve tasfiye etme standartları içerisinde yerine getirebilir. Allahû Tealâ bu şarta bağlamıştır.
 O halde nasıl ruhumuzun Allah’a ulaşması, 7 kademede nefsimizin tezkiyesine bağlıysa, fizik bedenimizin şeytana kul olmaktan kurtulması da nefsimizin 7 kademede tezkiyesine bağlıdır. Akabinde fizik bedenimizin Allah’a kul olması da yine nefsimizin %81 tasfiyesine bağlıdır.
 Dolayısıyla buradan bir neticeye ulaşıyoruz. Ruhumuzun Allah’a verdiği misaki yerine getirmesi, nefsimizin tezkiyesine bağlıdır. Fizik bedenimizin Allah’a verdiği ahdi yerine getirmesi, yine nefsimizin tezkiyesine bağlıdır. Onun için Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz bir hadîs-i şerifinde şöyle buyuruyor: “Emanete riayet etmeyenin îmânı yoktur. Ahde vefa etmeyenin de dîni yoktur.”
 Emanet, ruhtur. Ruha riayet etmesi gereken nefsimizdir. Ruhun talebine uymayanın îmânı yoktur. O halde, ruhun talebine uyarak Allah’a ulaşmayı dilediğimiz  zaman mutlaka îmân sahibiyiz. Ve ahdimizi yerimize getirmemiz lâzım ki; şeytana kul olmaktan kurtulup, Allah’a kul olabilelim.

39/ZUMMER-17 Vellezînectenebût tâgûte en ya’budûhâ ve enâbû ilâllâhi lehumul buşrâ, fe beşşir ibâd(ibâdi).
Onlar ki; şeytana (insan ve cin şeytanlara) kul olmaktan içtinab ederler (kaçınırlar, kendilerini kurtarırlar) ve Allah’a yönelirler. Onlara müjdeler vardır. Kullarımı müjdele

  Kısacası Allahû Tealâ fizik bedenimizin her olayda ruhumuzun talebine uymasını istiyor. O halde nefsimiz mutlaka emanete riayet edecek, Allah’a ulaşmayı dileyecek. Fizik bedenimiz de mutlaka Allah’ın farz kıldığı şekilde şeytandan içtinap ederek Allah’ın emirini yerine getirecek.
 Kulunun bu noktasında ne olması lâzımdır? Eğer bizlere misak, ahd ve yemin hatırlatılmışsa, o zaman kesinlikle nefsimizin yemini yerine getirmeliyiz. Nefsin yeminini yerine getirmesi neye bağlıdır? Nefsin, ruhu talebiyle taleplenmesine bağlıdır. Ruh Allah’a ulaşmayı diliyorsa, mutlaka nefsinde bu talebin sahibi olması gerekir. Bu, Allah’ın dizaynıdır.
 İşte bu misak, ahd ve yeminin hatırlatılmasıyla beraber insanlar iki gruba ayrılır: Allah’a ulaşmayı dileyenler ve Allah’a ulaşmayı dilemeyenler. Allah’a ulaşmayı dileyenler, ruhunun talebine uyanlar ve Allah’a ulaşmayı dilemeyenler, nefslerinin talebine uyanlardır. Nefs, insan vücudunda şeytanın temsilcisi, ruh insan vücudunda Allah’ın temsilcisidir. Ruhun talebine uyanlar, Allah’ın talebine uymuş olur. Nefsinin talebine uyanlar, şeytanın talebine uymuş olur.
 Ama ne ruh, ne de nefs bizim için zorlama sahibidir. Burada karar merci akıldır. Ve ancak her ikisinden bir tanesinin aklı ikna etmesi, iradenin de devreye girmesi halinde akıldan aldığı emri vücut ülkesine yaptırması, düşüncenin fikir planından aksiyona geçmesiyle tahakkuk eder. O halde sadece iblis insanları davet eder. Ama hiçbir zaman insana zorla bir şey yaptırması söz konusu değildir.
 İşte bütün mesele Allah’a ulaşmayı dilememizdir. Ama bugünkü İslâm tatbikatında insanların ne misaktan, ne ahdlerinden, ne de yeminlerinden haberleri vardır. Bildikleri bir tek şey vardır: “İslâm’ın 5 şartı ve bunları yerine getirenlerin mutlaka kurtuluşa ulaşacağı.”
 Namaz da, oruç da, zekât da, hac da vasıta emirlerdir. Geri kalan sadece kelime-i şahadettir. 14 asır evveline gittiğimiz zaman, Cebrail (A.S.)’ın Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz’e sorduğu dört tane sual görüyoruz:
1- Îmân nedir ey Allah’ın Resûlü?
2- İslâm nedir ey Allah’ın Resûlü?
3- İhsan nedir ey Allah’ın Resûlü?
4- Kıyâmet ne zaman kopar ey Allah’ın Resûlü?

 “Îmân nedir ey Allah’ın Resûlü?” sualine karşılık Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz, îmânı tarif ediyor. Allah’a, meleklerine, Allah’a dünya hayatında ulaşmaya, resûllerine ve ölümden sonra dirilmeye inanmanın ‘imânın inanç şartları olduğunu  olduğunu söylüyor. Îmânın muhtevası içerisindeki inanç şartlardan bir tanesi, dünya hayatında Allah’a ulaşmayı dilemektir. Ama gelin görün ki, bugünkü İslâm tatbikatında yoktur. İnsanların haberleri yoktur! O zaman insanlar İslâm’ın 5 şartını, îmân sahibi olmadan yerine getiriyorlar. Îmân sahibi olmadan bu vasıta emirlerin yerine getirilmesi insanlara ne fayda verir ki? Îmânsız amelin kimseye faydası yoktur.
 O halde ne olması lâzımdır. Evvelâ işin başında itikat geliyor, îmân geliyor. Ondan sonra amel söz konusudur. Kur’ân-ı Kerim’in muhtevasına baktığınız zaman net olarak  bu geniş yelpazede bu hakikatın var  olduğunu görürüz. Yani “Önce amel, sonra îmân.” değil,  “Önce îmân, sonra amel.” asıldır. Nitekim Allahû Tealâ bunu net olarak Kur’ân-ı Kerim’inde söylüyor, gösteriyor.
 Kurtuluşa ulaşanlara baktığımız zaman Allahû Tealâ’nın hepsine şu hitabı yaptığını görüyoruz: “Ya eyyuhellezîne âmenû.” Bu insanların kim olduğuna Kur’ân-ı Kerim’in bütünü içerisinde baktığımız zaman onların, “Ey Allah’a ulaşmayı dileyenler.” veya “Ey Allah’a teslim olmayı dileyenler.” olduğunu görüyoruz. Çünkü ruh Allah’a ulaşırsa, Allah’a teslim olur. O halde ikisi de söz konusu; “Ey Allah’a ulaşmayı dileyenler, ey Allah’a teslim olmayı dileyenler.”
 O halde Allah’a ulaşmayı dileyenlerin, îmân sahipleri olduğunu görüyoruz. Îmân sahibi olmadan Allah’a ulaşmak, Allah’a teslim olmak mümkün mü? Hayır. Mutlaka ve mutlaka îmân önce geliyor. İşte o yüzden Allah’a ulaşma dileği, Allah’a ulaşma talebi bu açıdan çok ama çok önemlidir. Olmazsa olmaz şartı ifade eder. Yani Allah’a ulaşma dileği adeta tâbîri caizse îmânla eşdeğerdir.
 İşte böyle olmasına rağmen, günümüz İslâm tatbikatında insanlar Allah’a ulaşma dileğini tatbikattan çıkartmışlar, sorduğunuz zaman “Biz dîni hadîslerden öğreniyoruz.” diyorlar. Ama Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimiz bu konuyu yüzlerce hadîsinde çeşitli şekillerde bildirmiştir.  İşte bundan daha sağlam bir senet var mıdır ki; bir hadîsinde: “Kim Allah’a ulaşmayı dilerse, Allah o kişiyi Kendisine ulaştırmayı diler. Kim Allah’a ulaşmayı dilemezse, Allah o kişiyi Kendisine ulaştırmayı dilemez, dalâlete bırakır” buyurmaktadır.
 O zaman görüyorsunuz ki; kişinin dileği, bütün unsurları içinde taşıyor. Allah sadece ve sadece kişinin kendi standartları içinde onun talebine; Allah’a ulaşmayı dileyip, dilemediğine bakıyor. Çünkü Allah’a ulaşma dileğini, Allah o kişinin kalbinde görürse, kâinattaki hiçbir güç artık onu Allah’a ulaştırmaktan men edemez. Allah bunu üzerine alıyor.
 Tersi de söz konusudur. Eğer o kişi Allah’a ulaşmayı dilemezse, bütün insanlar ve cinler bir araya gelse, onu Allah’a ulaştıramaz. Çünkü Allah istemiyor. O halde mesele tamamen Allah’ın bizler için farz kıldığı talebe teslim olmaktır; Allah’a ulaşma dileği.
 Bu Allah’a ulaşma dileği, aynı zamanda ruhun da talebidir. Çünkü ruh, zaten ezelde Allah’a bu istikamette misak vermiştir. Yani Allah’a ulaşmayı dilemek aslında misakimizin de gereğidir. O halde şöyle söyleyebiliriz: “Misakini yerine getirmek istemeyenin îmânı, ahdini yerine getirmek istemeyenin dîni olamaz!”
 Her şeyden evvel o kişinin mutlaka ezelde Allah’a verdiği misaki yerine getirme isteğinde olması lâzımdır. Misakin muhtevası, ruhun Allah’a ulaşmasıdır. Kişinin bu isteğin sahibi olması lâzımdır. Allah’a ulaşma dileği, misaki yerine getirmemizin ifadesidir.
 İslâm’ın 5 şartının içerisinde bu dilek yoktur. Vasıta emirler olan namaz, oruç, zekât, hac vardır. Ama Allah’a ulaşma dileği yoktur. Mürşidine tâbî olma yoktur. O halde bir insan Allah’a ulaşmayı dilemese, misakini yerine getirmeyi dilemese, îmân sahibi olamaz. Bir insan ahdini yerini getirmezse dîn sahibi olamaz.
 Bir insanın emanete riayet etmesi, mutlaka Allah’a ulaşmayı dilemesine bağlıdır. Bir insanın ahdine vefa etmesinin başlangıcı şeytana kul olmaktan içtinab etmektir, ondan sonraki ikinci safhada mutlaka Allah’ın tayin ettiği mürşide tâbî olmaktır. Bu sebeple Allahû Tealâ emanete riayet etmemizi, Allah’a ulaşmayı dilememizi istiyor.
 Emanet ruhtur. Ruh, akla bir taleple ulaşır. Nefs akla aynı veya farklı taleple ulaşabilir. İşte aynı taleple ulaştığı zaman, emanete riayet eder. Farklı taleple ulaştığı zaman, emanete riayet etmez. Allahû Tealâ diyor ki: “Emanete riayet edenin îmânı vardır. Ahde vefa edenin dîni vardır.” Tersi nedir? Emanete riayet etmeyenin îmânı yoktur. Ahde vefa etmeyenin de dîni yoktur. O halde mutlaka Allah’a ulaşmayı dilememiz ve mutlaka mürşidimize tâbî olmamız gerekir.
 Biz insanlar bu dünya hayatında olayları yaşarız. Her insan olaylardan farklı şekilde etkilenir. Ama sonuçta bir karar sahibi olur. İşte eğer bu kişi yaratılış gayesinin Allah’a ulaşmak olduğunu, Allah’a kul olmak olduğunu, Allah’a teslim olmak olduğunu idrak ederse; o zaman olaylara bu gözlükle bakar, değerlendirir ve mutlaka o kişi 3. basamakta Allah’a ulaşmayı diler.
 4. basamakta Allah devamlı o kişinin kalbine ve ameline bakar. Ahdi yerine getirmek amele bağlı olan bir olaydır. Îmân sahibi olmak, mutlaka îmânla tahakkuk eder. Allahû Tealâ Rahîm esmasıyla tecelli ettiği zaman, o kişi Allahû Tealâ’dan 12 tane ihsan alır:

1. Rahîm esmasının tecellisi.
2. Baş gözlerimizdeki hicab-ı mesturenin ve kalbimizdeki basar hassasından mührün kaldırılması.
3. Kulaklarımızdaki vakranın, kalbimizin sem’i hassından mührün kaldırılması.
4. Kalbimizin mührünün açılması.
5. Kalbimizdeki ekinnetin kaldırılması.
6. Kalbe ihbatın konulması.
7. Kalbe hidayetin konulması.
8. Kalbin Allah’a dönmesi.
9. Göğsün yarılarak kalbe giden rahmet yolunun açılması.
10. Kalbe nurun girmesi
11. Huşû sahibi olması.
12. Allah’ın bize mürşidimizi göstermesi.

 Allahû Tealâ 12 tane ihsanı sadece Allah’a ulaşmayı dileyene verir. 12. ihsan mürşide tâbî olmaktır; Allahû Tealâ tâbî olmamız için mürşidi gösterir. Ve gider, Allah’ın tayin ettiği mürşide tâbî oluruz. Tâbî olduğumuz zaman Allahû Tealâ 12 ihsana, 7 ni’met ilâve eder:

1. Devrin İmamı’nın ruhu başınızın üzerinde yer alıyor.
2. Allah kalbimize îmânı yazıyor.
3. O güne kadar işlemiş olduğumuz tüm günahları Allah sevaba kaydediyor. Allah 1’e 100’den 1’e 700’e ulaşan derecatı vermeye başlar.
4. Ruhumuz bedenimizden ayrılıp Sıratı Mustakîm’e ulaşıyor.  
5. Nefs tezkiyesine başlıyoruz.
6. Fizik bedenimiz de şeytana kul olmaktan kurtulup Allah’a kul olmaya başlıyor.
7. İrademiz güçleniyor.

 Tam 12 ihsan ve 7 ni’metle nefs tezkiyesine başlarız. Nefs tezkiyesinin yegâne vasıtası zikirdir. Bugün zikir tatbikattan çıkartılmıştır. Ama zikirsiz bir nefs tezkiyesi söz konusu olamaz. Öyleyse insanı kurtuluşa ulaştıracak bütün her şeyi iblis devreden çıkartmış durumdadır. Allah’a ulaşma dileği insanı kesin kurtuluşa ulaştırır. Ömür vefa etmediği takdirde Allah'a ulaşmayı dileyen o kişi mutlaka ahiret hayatında cennete gider. Şeytan bunu tatbikattan çıkartmıştır. Allah’ın tayin ettiği mürşide tâbî olduktan sonra mutlaka o kişi Allah’ın 2. kat cennetine gider. Bunu da iblis tatbikattan çıkartmıştır.
 Nefs tezkiyesini gerçekleştiren vasıta emir, “zikirdir.” 3. cennete bizi ulaştıracak olan zikirdir, iblis onu da tatbikattan çıkartmıştır. Yani Allah’ın bir tek dileğe bağlı olarak bizlere 3 cenneti garanti etmesine karşılık, iblis adeta bütün unsurları biliyor, Allah’a ulaşma dileğine: “Hayır. Bunu insanlar dinlememeli.” Mürşide tâbî olmak mı? “Hayır. Bu da olmamalı.” Zikir mi? “Hayır. Bu da olmamalı.” İşte böylece insanı tamamen kendi elinde oyuncak yapıyor.
 Emmare, Levvame, Mülhime, Mutmainne, Radiyye, Mardiyye, Tezkiye kademelerini, ancak zikir artışıyla geçeriz. Emmare’de %7’lik bir zikir artışı ve %7’lik faziletin sahibi oluruz. Levvame’de %7, Mülhime’de %7, Mutmainne %7, Radiyye’de %7, Mardiyye’de %7 ve Tezkiye’de %7 nur artışı olur. Nefsimizin manevî kalbinde %49 fazilet ve %2 rahmet nuru ile beraber %51 nur biriktiği zaman, nurlar şeytanın karanlığını geçtiği için kesinlikle şeytana kul olmaktan kurtuluruz.
 Bunun mânâsı nefsimiz 7 kademede tezkiye olmuştur. Ruhumuz Allah’a ulaşmıştır. O halde ruhun Allah’a ulaşması, nefsimizin 7 kademede tezkiyesidir. Ruhumuzun Allah’a ulaşması, fizik bedenimizin de Allah’a kul olmasını gerektirir.
 Ruhumuz Allah’a ulaştığı zaman ezelde Allah’a verdiği misakini yerine getirmiş olur. Ahd yerine geldi mi? Hayır. Zikir artışına paralel olarak dört tane velâyet kademesini bitirmemiz gerekir. Bunun da yegâne vasıtası zikirdir.  zikir artışına paralel kalbimizdeki faziletlerin oranı %10 daha artarak Bekâ kademesine ulaşırız, Zühd kademesinde %10 ve Teslim kademesinde %10. Toplam nefsimizin manevî kalbinde %81 nura ulaştığımız zaman, fizik bedenimiz de artık Allah’a teslim olmuştur, Allah’a kul olmuştur.
 Fizik bedenimizi kumanda altında tutan müşavirlerinden bir tanesinin ruh, bir tanesinin nefs olduğunu söylemiştik. Nefste 19 afet olmasına karşılık, ruhta da 19 tane haslet vardı. Ama fizik beden Allah’a teslim olduğu zaman nurların karanlıklara oranı, %191’e karşılık %19’dur. Dolayısıyla %19’un %191 galip gelmesi asla mümkün değildir. Bu sebeple her olayda kişi sürekli hayrı işleyen bir yapının sahibidir.
 Ruh, emanetti. Ruh misakini yerine getirip, Allahû Tealâ’ya teslim olduğu zaman fizik bedenimiz emanet olur. Fizik beden de ahdini yerine getirdiği zaman, bu sefer nefs rehinelikten kurtulur, emanet olur. Emanet olan nefsin de Allah’a teslimiyle nefs yeminini yerine getirir. Ve 26. basamakta daimî zikir, 27. basamakta İhlâs makamlarına ulaşırız.
 Daimî zikre ulaşan bir insan, şeytana açılan bütün kapıların kapalı, Allah’a açılan bütün kapıların açık olduğu bir noktadadır. Allah’a ulaşmayı dilediği zaman, 12 tane ihsanla zaten Allahû Tealâ o insanı dünyevi açıdan diriltmişti. Baş gözlerindeki hicab-ı mestureyi, baş kulaklarındaki vakrayı, kalbindeki ekinneti kaldırmıştı. O kişi fizik âlemi görür, işitir ve idrak eder hale gelmişti. Ama henüz ahiret âlemi açısından, fizik ötesi açısından sağır, dilsiz ve kördü. Fakat ne zaman o kişi daimî zikre ulaşırsa, bu sefer Allahû Tealâ kalp gözünü de, kalp kulağını da açar ve fıkıh hassası, fuat hassasına dönüşür. Daimî zikre ulaşan bir insanın Allah’a açılan bütün kapıları açık, şeytana açılan bütün kapıları kapalıdır. Nasıl başlangıç noktasında, yaratılışta, Allah’a açılan bütün kapılarımız kapalı, şeytana açılan bütün kapılarımız açıksa; daimî zikre ulaştığımız zaman, tam tersi olur.
 O halde nefs açısından daimî zikir ve başlangıçta nefsin yaratılışı, adeta birbirinin zıddıdır. Nitekim yaratılışta şeytana açılan bütün kapılar açık, Allah’a açılan bütün kapılar kapalıydı ama ne zaman Allah’a ulaşmayı dilersek; Allahû Tealâ baş gözümüzdeki hicab-ı mestureyi, kulaklarımızdaki vakrayı alır, kalbimizin mührünü açar, kalbimizdeki ekinneti kaldırır, yerine ihbatı koyar, göğsümüzden kalbimize rahmet yolu açar.  Ve mürşidimize tâbî olduğumuz zaman Allahû Tealâ kalbimize îmânı yazar.
 Bunlar, fiziki açıdan Allah’a açılan kapıların açılmasıdır. Yani fizik âlemi itibariyle Allah’a açılan kapıların açılması bu muhtevayı gerek kılıyor. Ama biz Allah’a ulaşmayı dileyip mürşidimize tâbî olduğumuz zaman, Allah ile olan ilişkilerimizde fizik âlem açısından Allah’a açılan bütün kapılar da açıktır ama şeytana açılan bütün kapılar da açıktır. Ne zaman daimî zikre ulaşırsak, o zaman Allah’a açılan bütün kapılar açık, şeytana açılan bütün kapılar kapalıdır.
 O halde Allahû Tealâ’nın muradı, yaratış gayesi; bizim daimî zikre ulaşmamızdır. Çünkü daimî zikre ulaştığımız zaman zaten kısa bir zaman içinde nefsimizi de Allah’a teslim ederiz. Ve nefsimizin Allah’a teslimi, nefsimizin yeminini de yerine getirmesi anlamına gelir.
Allah ezelde boşuna ruhumuzdan misak, fizik bedenimizden ahd ve nefsimizden yemini almamıştır. Her hâlükârda kesinlikle misakimizin yerine gelmesini, ahdimizin yerine gelmesini ve yeminimizin yerine gelmesini ister. İlk başlangıç noktası, elbette ruhumuzun talebine uymamız, Allah’a ulaşmayı dilememizdir. Daha sonra mürşidimize tâbî olmamız, daha sonra da diğer vasıta emirlere paralel sürekli zikrimizi arttırmamız ve sonuçta daimî zikre ulaşmamızdır.
O halde kurtuluşa ulaştıran, Allah’a ulaşmayı dilemektir. Kurtuluşa ulaştıran, mürşide tâbî olmaktır. Ve kurtuluşa ulaştıran, daimî zikre ulaşmaktır. Allahû Tealâ açıkça bunu bizden ister.
Bugün İslâm tatbikatında, Allah’a ulaşma dileği yoktur. Bugün İslâm tatbikatında, mürşide tâbî olmak yoktur. Bugün İslâm tatbikatında, zikir yoktur. O halde bugünkü İslâm tatbikatında, Allah’ın dîni olan İslâm yoktur! Dıştan İslâm boyasıyla boyanmış ama içi hiçbir zaman İslâm’la alâkası olmayan bir standart söz konusudur. Yani ismi İslâm’dır. Ama muhteva itibariyle, talep itibariyle, tâbîiyet itibariyle, zikir itibariyle İslâm değildir. Dolayısıyla sadece insanların kendi kafalarına göre uydurduğu bir dizayn vardır.
Allah’ın dînini yaşamak çok kolay, bugünün insanların dînini yaşamak çok zordur. Böyle olmasına rağmen, gelin görün ki insanlar zoru tercih ediyor. Allah garanti ediyor ki; “Sadece Allah’a ulaşmayı dilemeniz halinde ahiret hayatındaki 1. kat cenneti size garanti ediyorum. Sadece bir dilekle!” Ama insanlar dilemiyorlar ve kendi kafalarına göre uydurdukları İslâm’ın 5 şartı ile kurtuluşları mümkün değildir.
İslâm demek, saadet demektir. 14 asır evvel sahâbe İslâm’ı yaşadı. O döneme asr-ı saadet deniyor. Ama bugün insanlar İslâm’ın 5 şartını 5 sene, 10 sene, 20 sene, 30 sene, 40 sene, 50 sene, 60 sene yerine getiriyorlar. Neden mutlu olamıyorlar? Reçete aynı reçeteyse, onlar tatbik edip saadete ulaştıysa, şifaya ulaştıysa, bu insanlar neden hastalıktan kurtulamıyor? Kendileri de bu sualleri kendilerine sorsalar, zaten cevaplarını alıp dîni yaşamadıklarının farkına varacaklar. Ama şeytan o suali kendi kendilerine sordurtmaya mâni oluyor.
Yalancının mumu yatsıya kadar yanar. İblisin daha ne zamana kadar bu sözleri geçerli olur; göreceğiz. İleriki günlerde mutlaka Allah nurunu tamamlayacaktır. Hiç kimsenin bundan şüphesi olmasın. Kur’ân-ı Kerim’deki İslâm mutlaka yaşanacaktır. Bu, Allah’ın sözüdür.


Tarih: 11:23, 7/9/2005
Bağlantı